Altın Halka

1)  O (S.A.V.)

2)  EBU BEKİR(R.A)

3)  SELMAN-I FÂRİSİ(R.A)

4)  KÂSIM(R.A)

5)  CAFER-İ SADIK(R.A)

6)  BEYAZIT-I BESTAMİ(K.S.)

7)  EBU’L HASANHARKÂNİ(K.S.)

8 ) EBU ALİ FERÂMÂDİ (K.S.)

9)  YUSUF HEMEDANİ (K.S.)

10) ABDU’LHÂLIK GÜCDÜVÂNİ (K.S.)

11) ÂRİF RÎVGERÎ (K.S.)

12) MAHMUD İNCÎRÎ FA’NEVÎ (K.S.)

13)        ALİ RÂMITENÎ (K.S.)

14)        MUHAMMED BABA SEMMASİ (K.S.)

15)        SEYYİD EMİR GÜLÂL (K.S.)

16)        ŞAH-I NAKŞI BEND MUHAMMED BAHAÜDDİN (K.S.)

17)        ALAÜDDİN ATTAR (K.S.)

18)        YA’KUB ÇERHÎ(K.S.)

19)        UBEYDULLAH AHRÂR (K.S.)

20)        MUHAMMED ZÂHİT BEDAHŞÎ (K.S.)

21)        DERVİŞ MUHAMMED (K.S.)

22)        HÂCEGÎ EMKİNEGÎ (K.S.)

23)        HOCA MUHAMMED BÂKÎ BİLLÂH (K.S.)

24)        İMAM-I RABBANİ (K.S.)

25)        MUHAMMED MA’SUM  (K.S.)

26)        SEYYİD SEYFEDDİN (K.S.)

27)        SEYYİD NUR (K.S.)

28)        MAZHAR CAN-I CANÂN (K.S.)

29)        ABDULLAH DEHLEVİ (K.S.)

30)        MEVLANA HÂLİD (K.S.)

31)        ABDULLAH-İ MEKKÎ (K.S.)

32)        SEYYİD YAHYA DAĞISTÂNÎ (K.S.)

33)        HACI MUSTAFA RÛMÎ(K.S.)

34)        HACI MUSTAFA HAKİ(K.S)

35)        HACI MUSTAFA TÂKİ (K.S.)

36)        HACI İSMAİL TOPRAK  ( İHRAMCIZÂDE) (K.S.)

37)        HAFIZ HAKKI ÜRGÜBÎ HZ. ( K.S )

38)        MUHAMMED BİN HASAN ÖZCAN TERMEVΠ ( K.S.)

39)        HACI DURSUN AKBALIK (K.S.)

 

1)     O

Rasulullah(sav)efendimiz miladi 571 yılında doğmuş,632 yılında ahrete irtihal etmiştir.

Mutlak birin bir ve tek olarak yarattığı…  O,  kendisinden sonra ki halkalanışı kendisiyle sayi sayi yol verdiği… O, bizzat oluşun sırrı, adetlenişin vahidi… O, insanın gayesi peygamberliğin ufku… O, ezelde sebep ebedde netice… O, zahirle sayısız şeriatın bâtınla da bütün çizgileri tek noktada hudutlaştıran hakikatin merkezi… O, işte o… o mefhumununda ruhu… Bâtına dönen bütün ışıkları bir anda karartan idrakın ötesinde ve kıyısında verasında tecelli eden… O, Allah’ın diliyle:

“- Ben insanın en büyük sırrıyım ve insan benim en büyük sırrım” derken belirttiği insanın ta kendisi…  O, bütün hislerin ana sermayesi insan olmaya en büyük insan, peygamber olmaya en büyük peygamber fakat bütün çerçevelerin üstünde ve namütenahi kere… O, yani bir kere o… O, bir örnektir. Kâinat tesbihinin bütün taneleri içinde ve keyfiyetinde taşıyan ilk tanesi odur.

2)     EBU BEKİR(R.A)

Ebu Bekir(ra)efendimiz miladi 573 yılında  doğmuş,634 yılında ahirete irtihal etmiştir.

Hz. Ebu Bekir sahabelerin en büyüğü ve peygamberlerden sonra insanoğlunun en üstünü… O, onu n için şöyle dedi:

“- Güneş Ebu Bekir kadar şanlı bir baş üzerinden doğup batmamıştır!”

Yani güneşin doğuşu ile batışı arasında fezaya çekilen ve an be an her noktasında güneş asılı duran muhteşem ışık kemerinin altında en şanlı baş… Teslimiyetin başı.

Hira dağı dönüşünde kendisine:

“- Ben Allah’ın rasülüyüm iman et!”

Denildiği zaman hemen iman eden ve bütün şüphe ve ihtiyatların ötesinde bedahat nurunu yakalayan Hz. Ebu Bekirin bu ilk oluşa ererde merkezlerin merkezine bağlı altın hâlkanın nasıl ilki olmaz? Bağlıların ilki… Böyle oldu.

“-Ben ilmin medinesiyim ve kapım Ali’dir.”

Buyuran Allah Rasulu, o ilmin medinesinin merkezindeki hakikat sarayının has odasını da Ebu Bekir’e verdi ve ona nurunun en mahrem tecellisini bağışladı. Evet, rüyalarda çizgileri ve nisbetleri hayal edilemez.

O hakikat şehrinin kapısı Hz. Ali’ye, içindeki sarayın has odası da Hz. Ebu Bekir’e verilmişti.

1400 şu kadar sene evvel bir gün… Mekke… Kızgın bir güneş her tarafı araiş altın madeni hâlindeki lavlarıyla yakıyor. Tam öğle vakti…… Birden bire Hz. Ebu Bekir’in kapısı çalındı. Açtılar; Allah’ın sevgilisi; mübarek başlarının üstünde bir örtü var. Yüzleri kapalıdır. Şyle bir konuşma geçtiğini hayal ediyoruz:

“- Buyurun, hiç yabancı yok !”

Bir an sonra ilk söz:

“- Hicret edeceğiz! Mekke’yi bırakacağız! Medine’ye gideceğiz! Bana yalnız sen yoldaşlık edeceksin! “

Hz. Ebu Bekir, her zaman ki teslimiyet abidesi! Sevinçle cevap verdi:

“- Hemen! Ne zaman emredersen!”

Yollar… Mekke ile Medine arasında sütlaç sathında ki kırışıklara dönmüş, kum meltemleri içinde uzanan, ince, belirsiz, birbirine kenetli çizgiler… Yollar…  Bu yollarda iki gölge…Biri “bir”lerin biri, öbürü de onun biricik arkadaşı.

Vardıkları ilk konak bir mağara oldu. Üç gün üç gece kaldılar. İşte hakikat medinesinde ki sarayın has odası…

Burada Allah’ın sevgilisi Hz. Ebu Bekir’i diz üstü oturttu.  Gözlerini yummasını emretti. Ve Allah’ın ismini kalbinden dudaklarına hiçbir ses ve hareket vermeden tekrarlamasını söyledi:

“- Allah, Allah, Allah…”

Ve gizli zikir böylece başladı.

Hakikat medinesinin kapısı Hz.Ali ve O’na bağlı olanlarda ise zikir seslidir. Yani açık. İki nisbetin zahirde en ince farikası. Birinde zikrin gizli, öbüründe ise açık olması…

 Hz. Ebu Bekir, taşlardan rutubet terleri akan, deliklerinden yılanlar göz kırpıştıran bu kapkaranlık has oda da birden bire kâinatın nurani bir terakki ile infilak ettiğini, fezayı bir ışık harmanının doldurduğunu, varlık sırrının ayan hâle geldiğini gördü.

Allah Resulü’nün bâtını en mahrem köşesiyle Hz. Ebu Bekir’e açılmıştı. Biraz sonra Allah Rasulü’nü takibe gelen Mekkeli putperesler bu mağaranın ağzını, kesif örümcek ağlarıyla örülmüş görüp, gittikleri zaman, içer de dudakları da aynı şekilde örülü Hz. Ebu Bekir kalbiyle bütün fezayı çalkalayan sesler yükseltiyordu.

“-Allah, Allah,Allah…”

Ve sonra yine yollarda iki gölge… Biri ebediyet nefesinin vericisi, öbürü ilk alıcısı iki gölge…

Daha sonra Allah sevgilisinin hep yanı başında, hep o nefesle dolan, taşan, çağlayan fakat kalbinin içindeki gizli ummandan hiçbir ses duymayan Hz. Ebu Bekir.

Kâinatın Efendisi hasta yatağında yatarken:

“- Namazı Hz. Ebu Bekir kıldırsın!”  buyurduğu gerçek imam… İçi ve dışıyla ibadet hâlkasını rabıtaların rabıtasına bağlayan en büyük merbut…

“- Mescidin bütün kapıları kapansın! Yalnız Ebu Bekir’in kapısı açık kalsın!” emrinin teveccüh hedefi ve teslimiyet sırrının tecelli mihrakı, örnek Müslüman…         

Nesi var nesi yoksa hepsini Allah Rasulü yolunda harcadı. Akılda:

“- İdrakin aczini idrak, idrakin tâ kendisidir !”diyecek kadar inceldi. Hz. Ömer’in şiddetine kendi yumuşaklığını örtücü bir nimet gözüyle bakacak kadar rahmeti tarttı. Bir yerde bir kabahati gördüğü zaman harmanisiyle gizleyecek kadar affa sığındı. Ve yalnız duydu ağladı, düşündü ağladı. Has odanın sırrını da kendisinden gelenlere bu güne kadar hiç güneş görmemiş ve büzülmemiş bir fotoğraf camı gibi teslim etti. Altın hâlkanın kendisinden sonra otuz bir kahramanı o camın bütün nakışlarını ruhlarına kazıdılar ve camın hiçbir noktasına bir sinek ayağı izi bile çıkartmadılar.

3)     SELMAN-I FÂRİSİ  (R.A)

Selman-ı Farisi(ra)efendimiz miladi 577 yılında  doğmuş,656 yılında ahirete irtihal etmiştir.

O’ndan gelen nur hakikat sarayının has odasına mahsus huzmeleriyle Hz. Ebu Bekir’e geçiyor…

Bu melce “bir”in adede ilk intikali “iki” mefhumunda Hz. Ebu Bekir’i buldu ya…“iki”den sonra “üç-otuz-otuz üç” has odanın has kulu olarak sıraya girmiş oldu ya…

İşte Hz. Ebu Bekir ile başlayan nur alıcılığı O’ndan sonra ve hemen Selman-ı Farisi’ye

Geçiyor.  Bu geçiş Sıddîk-i Ekber vasıtasıyla oluyor.

Nasıl oluyor ki Selman-ı Farisi sahabelerden birisidir ve nurun merkezini bizzât görmüştür?

Olsun! Nur alıcılığı bütün sahabelere mahsus bir fiil olduğu hâlde alıcılıkta ikinci ve sırada üçüncü gösterdiğimiz Selman-ı Farisi o’nu has odadan aldığı için ikinci ve sıddîk-i ekber’e bağlıdır. İkisi de bir sınıfta ve aynı muallim…

Karşısında oturdukları hâlde Selman-ı Farisi’nin bâtın yolunda yetiştiricisi ve yetiştiriciler yetiştiricisine bağlayıcısı Hz. Ebu Bekir… Demek ki Selman-ı Farisi hususi kulun hususi sırasıyla sıddîk-i ekber’den sonra gelen…

Farisi lakabından anlaşılıyor ki İranlı. Minyatürler memleketi ve nakışlar diyarı Isfahan taraflarından…

Daha birçok cenkte hazır bulundu ve Allah Resulü’nün mukaddes ağzıyla “Selman’ül-Hayr”  diye vasıflandırıldı. Hayrın Selman’ı yahut hayırlı Selman… İşte Mecusiliğinde “ma’be” ismini taşıyan Selman-ı Farisi’nin son vasfı.

Hz. Ömer devrinde “Medain” valiliğine tayin edildi. Bu makamda kendi şahsi emeğiyle kazandığı paradan yer içer bunun bile artanını fakirlere dağıtırdı. Hz. Osman devrinin sonlarında hicri otuz beşinci yılda Medain’de  hayli yaşlanmış olarak ölümsüzlük âlemine geçti.

4)     KÂSIM  (R.A)

H. 31 yılında tevellüt etti. H. 101 veya 106 yılında Mekke ile Medine arasında Kadîd denilen yerde vefat etti.

            Bin Muhammed, bin Ebu Bekir. Selman-ı Farisi’den sonra nurun sırrı Kâsım’ın kulağına üflendi. Kâsım Hz. Ebu Bekir’in oğlu, Muhammed’in oğlu, Kâsım… Yani Sıddik-i Ekber’in torunu… Ebu Bekir oğlunun oğlu olmak ne demektir? Tabilerin yükseklerinden…

            Tabiiler; yani sahabelerden sonra gelenler şanlı sınıf… Kâinatın nurunu gözleriyle görmek saadetine eremeyip, O’nu görenleri görmüş, peşlerine düşmüş olanlar…

            Bunlar sahabelere gönül ve ayak uydurma ölçüsünün ilk örnekleridir.

            Onlardan sonra sınıf olarak tabilerin tabileri daha sonra da züht ve takva sahipleri, yani sadece Müslümanlar gelir.

            Biricik ölçü ise ümmetin tek ve asli örneği olan sahabelere harfi harfine ve noktası noktasına imtisal ve intibak…

            Kâsım bin Muhammed bin Ebu Bekir Mekke de zuhur eden yedi büyük fakihten birisidir. Demek ki İslamiyet’in dış ölçüler sarayının kendilerinden hadis rivayetlerini aldı ve kendisinden sonrakilere bağladı. O’na erişen ve O’nun vasıtasıyla merkeze ulaşan hadisler en makbullerinden… Zahir ilminin de kahramanı… Kâsım dışını zinetlendiren, dış ilim çizgilerinin altında iç ilim, ruh feyzini dışarıya hiçbir sızıntı vermeden gönlünde deryalaştırdı.

            Kasım’ın içindeki nur deryasını ne tarzda gizlediğini ve nasıl noktası noktasına dış ölçülere bağladığını şuradan anlayalım ki; ibadette, züht ve takvada her an tefekkür ve huzur da zamanın bir tanesiydi. Daima düşünceli, haşyetli, gamlı bir yüz ve her an ibadette bir insan… Bu insanın ruhunda gizlediği has odanın sırrıdır.

            Annesi Yezdicerd’in  kızı olduğu için Kasım peygamber evladından, imam Zeynel Abidin’in teyze oğludur.

            Yetmiş yaşlarında Mekke ve Medine arasında bir köyde vefat etti. Hicri yüz ikinci yıl… Altın halkanın dördüncüsü, tesbihin “bir”den sonra gelen… Arasında üçüncüsü has oda esrarının emini Hz. Ebu Bekir’in torunu Kasım…

5)     CAFER-İ SADIK(R.A)

Hicri 83 yılında Medine’de doğdu. Hicri 148 yılında 65 yaşında Medine’de vefat etti.

İlim Medine’sinin kapısı Hz. Ali’den Hz. Hüseyin, o’ndan Zeynel Abidin, o’ndan Muhammed Bakır, O’ndan da Caferi Sadık hazretleri demek ki Hz. Ali o’nun büyük babasının büyük babası. Babası da peygamber torunun torunu. Validesi de Kasım bin Muhammed bin Ebu Bekir’in kızıydı, şu nesep büyüklüğü olanda, nurun maddi ve manevi bütün mecralara malik olduğu ne kadar açık… Meşhur on iki imamın altıncısı.

Hicri seksen üç de nur beldesi Medine’de doğdu. En büyük evladı bulunduğu babası Muhammed Bâkır Hz.lerinden ders aldı. O kadar ilerledi ki babasını ve devrin büyüklerini hayran bıraktı. Zamanının bir tanesi diye sıfatlandırıldı.

İmam-ı azam Hz.leri, Caferi Sadık Hz.lerinin ders halkasına girenlerden… Koca mezhep kurucusu, irfan ışığı, batın nuru ile beraber Caferi Sadıktan süzerken onun temsil ettiği kolundan olmayarak Maruf Kerhi  Hz.lerinden de gönül sırlarını tamamlıyordu.

Peygamber evlatlarından altın halkanın beşincisi.. Noktası ve has oda sırlarının hazinesi Caferi Sadık bütün ilimlerde ruh ve akıl yolundan bir tane… Madde beyliklerinde ve aklın maddeyi tasarrufu davasında da eşsiz ve en ileri… Mesela kimya ilminde gününün üstadı, cebir gibi tamamıyla doğu ve İslam âlemine keşif olan keşif ve icat şerefini alnında parıldatan Cabir de, Caferi Sadık hazretlerinin talebelerinden.

Züht, takva, fikir, his, ahlak; bunlarda da emsalsiz… Doğruluğuna âlem olarak kendisine “sadık” lakabı takıldı.

Abbasi halifelerinin ikincisi olan Ebu Cafer Mansur kendisini sık sık davet eder, varlık eşya ve hadiselere tam hâkimiyet devresine giren İslamiyet devasının hedef ve istikametleri, ferdi ve içtimai gayeleri üzerinde kendisiyle konuşur, kendisinden öğüt alırdı.

İslam medeniyeti sarayının sömel taşlı merdiyunlarından halifenin O’ndan çıkarttığı ve arkasından geldiği dış ve iç ilimler sultanı Caferi Sadık….

Ebu Müslim Horasani Emevilere karşı isyan bayrağını açınca Caferi Sadık hazretlerine bir mektup gönderdi.

“- Halife sen ol!” dedi.

Caferi Sadık Hz.leri

“-Ben halifeliği kabul etmem !”diye cevap verdi ve Ebu Müslim’in mektubunu yaktı. O mânâ âleminin halifesi idi.

Yedi oğlan ve üç kız evladı oldu. İmamete kendisine varisi büyük oğlu İsmail olacaktı fakat İsmail babası sağken vefat etti ve imamet sırada yedinci olarak Musa Kazım’a geçti.

Fakat her zaman olduğu gibi bir dalalet fırkası bu hadiseden de şeytani bir istifade yolu buldu. Bunlar imameti daima İsmail ve evladında vehim edip, “ismailiyye” adıyla bir mezhep kurdular ve dış nispetlerin sahte tefsirine kapılıp iç nispetlerin hakikatinden ayrıldılar ve caddeden saptılar. Hicri 148’de 65 yaşında Medine’de ölerek büyük visale kavuştu babası ve dedelerinin yanına defin olundu.

Şiilerden bir kısmı sahte olarak O’ndan ayrılan ve güya onu temsil eden bir fırka ile hakikatten ayrılıp”caferiyye” diye bir mezhep kurdular.

Oysa sünnet ve cemaat ehli yolunun zahirde batında en büyüklerinden biri…

6)     BEYAZIT-I BESTAMİ(K.S.)

Hicri 188’de Bistam’ da doğdu. Hicri 231 yılında yahut 232, İbn-i Hillika’ nın rivayetine göre 261 veya 262 senesi Şaban-ı şerifinin on beşinci günü yine Bistam’ da vefat etmiştir.

Has ve mahrem odanın nuru âlemin nuruna olan mutlak bağlılığıyla sahabeler ve tabiiler arasında dört kademeli bir geçişten kayırıldıktan sonra büyük tasavvuf ve sofiler deryasına vardı. Ve Beyazıt-ı Bestami de bu mânâya kavuştu. Beyazıt bu mânâda sofuların ilk halkasındandır ve has oda nurunun tasavvuf ehline intikalinde ilki…

Ebu Yezit Tayfur bin İsa bin Âdem bin Suruşan…

Sünni ve Hanefi… Ataları Zerdüşt  dininden… Hazar denizinin şark cenubuna düşen Bestam da doğdu…İranlı… Hicri 3. asır…

Vahdet deryasında boğulma kendinden geçme, kendini kaybetme anında söylediği meşhur söz…

“-sübhani!”

Bu tarzda şuur ve teklif ehliyetine sığmaz sözlerin ve onu söyleten saiklerin izahını halkadan pırıltılarda göstermiştik. Dış ölçüye göre sadece küfür olan böyle sözlerin büyük velilerde tek özrü onu, vahdet deryasında boğulmuş ve akıl sınırları dışına çıkmış bulundukları anlarda söylemeleri ve akla rucu’ eder etmez istiğfara yapışmalarıdır. Bu ince nokta anlatılır ve anlaşılır gibi değildir. Biz sadece o anlarda böylelerini mazur ve teklif dışı bilelim yeter.

Beyazıt’ın sözü:

“-Ben tek ve birden başkasını bilmem! Topluluk ve çokluk birden çıkar birin aslı çokluk değildir, bir olamazsa 2–3–5,sayı kalmaz. Nasıl ki 1000 rakamının birini atarsanız geriye üç sıfır kalır.”…

“- Ben yılanın derisinden soyunduğu gibi nefsimden soyundum!”…

“-Ben sohbetlerdeyim ilk sohbetimde evi gördüm ikincisinde evin sahibini, üçüncüsün de ise ne evi ne sahibini!”…

“-Allah’tan bir şey isteyen O’na sıfat isimleriyle dua eder fakat Allah’ın zâtını murat eden ona ancak zât ismi olan “Allah” ile yönelir!”…

Ellerini yükseklikler âlemine kaldırdı ve haykırdı:

“-Allah’ım! Ey eksiği ve fazlası olmayan sonsuz kudret! Benim vücudumu büyüt,büyüt,büyüt! Cehennemini ağzına kadar ağız ağza dolduracak kadar büyüt! Öyle ki başka kullarına orada yer kalmasın! Onların yerine ben yanayım !”…

Bir günde başını topraklara sürdü ve fısıldadı:

“-Allah’ım! Beni kızdırma! Ne kadar merhametli olduğunu kullarına yayarım, Sana ibadet edecek tek kişi bulamazsın!”…

Beyazıt anlatıyor:

“-Benim zamanımda binlerce veli vardı. Hepsi de ibadet, riyazet, keşif ve keramet sahibi… Fakat asrın kutupluğu bir demircinin… Evet, basit bir demircinin üzerindeydi. Ben bu işin sır ve hikmetine karşı hayretler içindeydim. Çoluğunu çocuğunun nafakası için geceli gündüzlü örs başından ayrılmayan o demirciyi göreyim dedim. Bir gün dükkânına gittim, selam verdim beni görünce çocuklar gibi sevindi. Ellerime sarıldı, uzun uzun öptü ve benden dua rica etti. Demirci henüz keşif âlemine girmediği için yüksek makamından habersizdi. Benden dua isteyene şöyle dedim:

“- Ben senin ayaklarından öpeyim de sen bana dua et!”Dedi ki:

“-Benim sana dua etmemle içimdeki dert hafiflemez ki…”

“-Derdini söyle de bir çare arayalım !”…

“-Derdim şu: acaba kıyamet gününde bunca insanın hâli ne olur? Bunu düşünmekten buna üzülmekten başka derdim yok!”

Bu sözü söylediği vakit hüngür hüngür ağlamaya başladı beni de ağlattı. O vakit içimde bir nida duydum…

“-Bunlar nefsim nefsim diyen hodbinlerden değildir, bunlar ümmetim ümmetim diyenlerdendir!”

Hemen içimdeki hayret kayboldu. Kutupluk makamının bu demirciye niçin verildiğini sezer gibi oldum. Anladım ki böyleleri, ezeller ve ebetler peygamberinin kalbine doğrudurlar ve onun hakikatine mazhardırlar. Demirciye sordum:

“-İnsanların azap çekmesinden sana ne?”

Şöyle cevap verdi:

“-Bana mı ne? Benim fıtratımın mayası şefkat suyuyla yoğrulmuştur. Cehennem ehlinin bütün azabını bana yükleseler de onlar afv edilse ben memnun olur ve bütün derdimden kurtulurum.”

Demircinin dükkânında saatlerce oturdum. Sohbet ettik. Demirci namazda okumak için farz olan miktardan fazla sûre bilmiyordu. Onları öğrettim. Ve ben, evet ben, o sohbet esnasında kırk yıldır elde edemediğim manevi derecelere yükseldim. İçim Allah’ın feyzi ile doldu. O vakit büsbütün anladım ki kutupluk sırrı bambaşka bir mânâ… Faziletle ilimle, ibadetle elde edilen iş değil. Sadece Allah vergisi”

O’ na dediler ki:

“- Falanca su üzerinde yürüyor!”

O dedi ki:

“- Taaccüp olunmaya değmez, Allah’ın su üzerinde yürüttüğü mahlûklar çoktur ve hiç birinin de Allah indinde kıymetleri yoktur.”

Beyazıt’a dediler:

“- İsmi azam nedir?”

Dedi ki;

“- Allah ‘tan başka ilah yoktur de ve onda sabit ol!”

Yine sordular:

“- Bundan ne anlaşılır?”

“- Onu zikir edince bilirsin.”

“-Ârife mârifet zail olmaz fakat ârif, mârifete helâl olunca. O zaman ârif âriften tekellüm eder ve ârif âriften tekellüm ettiği zaman maârifsiz kalır!”

“-Ârif Rabbini düşünür âlim nefsini…”

Ona denildi ki:

“-Filan filandan ders aldı.”

Şöyle cevap verdi:

“-Miskinler! Ölü şeyleri ölüden alıyorlar. Ben ilmi öyle bir diriden aldım ki onun için ölüm muhâl!”…

“- Gözlerini koru! Harama bakmaktan ve başkalarının kötülüklerini görmekten. Dilini yalnız Allah’ı zikirle meşgul et ilme yapış ve eşyanın hakikatini ara! Ona başka bir iş kalmasın! Nefsini murâkabe ve muhasebe et! Edebi muhafaza et ve hadlere dikkat et! Dünyadan uzak dur ve ona kapılma! Halktan kaç ibadetten ayrılma! Sünneti bırakma! Hilm ve merhamet sahibi ol! Ahlakı tamamla! “

Biri onun kapısını vurdu:

“- Kimi istiyorsun?” diyerek kapıyı açtı.

“-Beyazıt ‘ı “dedi arayan,

“-Kalk, git bu evde Allah’tan gayrısı yoktur!” diye cevapladı…

Beyazıt bir kimsenin”allahuekber” dediğini duydu ve sordu:

“-Allahuekberin mânâsı nedir?”

“-Allah istisnasız her şeyden büyük !”

“-Yazıklar olsun sana! Bir şey ki, sıfatında benimle beraber olur benden nasıl Ekber olabilir?”dedi.

Adam bunun üzerine şöyle sordu:

“-Şu hâlde mânâsı ne?”

“-Nâsın mukabesesinden ekberdir ve kıyas hududunda kalanlardan yahut insanın kendi duygularıyla idrak edebildiğinden Ekber.”

Beyazıt rüyasında Allah’ı gördü ve sordu:

“- Sana yol nice olur?” cevap aldı:

“-Vücudundan geç, eriş !”

Tefsirci bir olayı şöyle bildiriyor:

Beyazıt’a iftira ettiler biri de:

“-Bu Beyazıt güya demiş ki; ben çadırımı arşın üstünde kurdum… Bu söz şeriatta küfür hakikatte uzaklık… Hakikat insanın kendisini görmesi ve göstermesi ile dürüst olmaz. Hakikat nedir? Kendinden kurtulmak. Elbette ki beraberlik davası küfür birlik ikilikle dürüst mü olur? Yoklukla eriş varlıkla erişmeye çabalama !”

Beyazıt namaz kılarken göğüs kemiklerinin çıtırtısını duyarlardı. Şahit olduğu heybet ve azamet o kadar büyüktü ruhunu teslim ederken şöyle dedi:

“- Ya Rabbi! Seni bir kere anamadım meğer bilgisizlikle ve sana bir kere tapamadım meğer uzaklıkla…“

Ölümünden sonra onu rüyada gördüler ve sordular

“-Hâlin ne oldu?”

“-Bana, “Ey pir bana ne getirdin?” dediler, bende dedim ki;” bir dilenci bir padişahın kapısına gelince ona ne getirdin demezler, ona ne istedin derler.” Hitap geldi doğru söylüyor, onu bırakın !”

7)     EBU ’L HASAN HARKÂNİ (K.S.)

H.352 yılında Bistam’da doğmuş ve H. 425 yılında yine aynı yerde vefat etmiştir.

Adı Ali, babası Cafer, devrinin birinci ve gavsı azamın rahbelesi, has oda sırrının devir ettirildiği yedinci fert… Bir büyüğün Ebu ’l Hasen hakkında ölçüsü:

“-Bizim pazarımızın malları Ebu’l Hasanlıdır. O’ndan aldığımızı satıyoruz” . Nuru Beyazıt’ı Bestami’den alan Ebu ’l Hasan Beyazıt’ın yüzünü bile görmemiştir. Nuru ruhani yoldan aldı.”

Ebu ’l Hasan ‘ın doğuşu Beyazıt’ın ölümünden epey sonra… Ebu ’l Hasan Hicri 3. asrın sonlarında yaşadı ve 4. asrın başlarında vefat etti.

Sordular:

“- Sofi nasıl olur?”

Dedi ki:

“- Cübbe ve seccadeyle, görenek ve adetle olmaz; yok olmakla olur. Sofi gündüz güneşe geceleyin ay ve yıldızlara ihtiyacı olmayandır. Sofilik varlığa ihtiyacı olmayan yokluktur.”dedi.

Yine sordular:

“- Kişi kendisinin uyanıklığını neyle bilir?”

Şöyle cevap verdi:

“- Allah’ı andığı zaman baştan ayağa Allah’ın onu andığını duymakla…”

Yine sordular:

“- Doğruluk nedir?”

Şöyle cevap verdi:

“-Gönlün konuşmasıdır yani kendisinde olanı söylemesi.”

Yine sordular:

“-Ahlak nedir?”

Şöyle cevap verdi:

“-  İşi Allah için işlemektir halk için işlemek de riya…”

Yine sordular:

“- Fenadan ve bekadan söz söylemek kime düşer?”

Şöyle cevap verdi:

“- Şuna düşer ki bir tel ibrişimle göğe asılsa ve bir rüzgâr çıksa ağaçları çatıları ve dağları yerinden sökse onu kımıldatamaz. Allah dediğiniz zaman size başka bir söz söyleyenle sohbet etmeyiniz.”

“- Gam ve keder isteyin! Gam ve keder isteyin ki gözyaşı doğsun… Allah ağlayanları sever.”

“- Haklı da olsa bir şey istemedense Kur’an okumak ve onunla bile haklı şeyi istemek daha hayırlıdır.

“-Peygamberin varisi odur ki peşi sıra gider, o değildir ki; ömrünü sadece kâğıtların yüzünü karalamakla geçirir.”

“- Şibli  “istememeyi istemem.”dedi. Bu da istemektir.”

“-Tam kırk yıldır ki yekpare bir zaman içindeyim Allah gönlüme nazar eder ve orada kendisinden başkasını görmez!”

“-Kırk yıldır ki nefsim bir içim soğuk su yahut bir bardak ekşi ayran dilemekte… Henüz dileğini ona vermedim.”

“- Dünyada ilim ve kulluk taslayan niceler var fakat sana fayda, her gün akşama kadar halkın beğendiği her gece sabaha kadar da hakkın beğendiği işte olmaktır.”

“- Günlerin aydınlığı içinde halk meyli olmamasıyla işlerin güzelliği de içinde mahlûk fikri bulunmamasıyladır. Nimetlerin hâlâyı senin cehdinle meydana gelenlerde arkadaşların iyisi de canlılığı hakta bulanlarda”

8)     EBU ALİ FERÂMÂDİ (K.S.)

Ebu Ali Farmedi, Horasan’ın Tuş şehri yakınındaki Farmez’den. Asıl adı Fazi bin Muhammed, künyesi Ebu Ali. Türkçe kaynaklarda memleketi Farmez’e nisbetle Farmedi diye anılır. 407/1016 yılında doğdu. Vefatı 477 Rebiu’l-evvel/1084 Temmuz’dur

Muhammed oğlu Fazl.

Zamanında Horasan’ın şeyhler şeyhi…

Kendi yolunda ve hususiyetlerinde biricik…

Dış ilimlerde ve bilgi hamulesinde Ebu ’l Kasım Kuşeyri’nin talebesi…

Tasavvufta bağlılığı iki kola ayrılıyor. Biri ; Ebu ’l Kasım Gürgani’ye, öbürü has odanın 7. basamağı Ebu ’l Hasan Harkani’ye… Esas olanı ikinci nispete bağlayabiliriz. Demek ki Muhammed oğlu Fazl yani Ebu Ali Farmadi altın halkanın 8. dairesidir.

Şöyle anlatıyor:

“- Gençliğimde Nişâbur  da idim.İlim tahsil ediyordum. İşittim ki şeyh Ebu Sait Ebu ’l Hayr  bizim taraflara gelip meclis kurarmış. Kendisini görmeye gittim. Gözüm onun güzelliğine dokunur dokunmaz hemen âşık oldum. Bu esrarlı taifenin sevgisi gönlümde yer etti. Bir gün evimde otururken şeyhi görmek arzusu içimde öyle kabardı ki yerimde duramadım. Şeyhin dışarıya çıkma vakti olmadığı hâlde sokaklara düştüm. Çarşı da şeyhe rastladım. Etrafında büyük bir kalabalık ilerliyordu. Bende bağlılara bağlanarak ardınca sürüklenerek gittim. Şeyh bir yere varıp içeriye girdi, herkeste beraber. Bende girip bir köşeye çekildim. Öyle bir yere siper aldım ki şeyh beni göremez vaziyette kaldı. Tatlı sesler ve nağmelerle meşgul oldular. Şeyhin üzerinde vecd belirdi. Şeyh üstünü başını paralayacak hâle geldi. Ses ve nağme faslı bitince şeyh üzerindekileri çıkardı ve önünde paramparça ettirdi yalnız gömleğini ayırıp bir tarafa çekti sonra haykırdı:

“-  Ebu Ali nerdesin?”

Cevap vermedim ve Müridlerinden bu isimde başka biri olsa gerek diye düşündüm. Şeyh beni ismimle iki kere daha çağırdı yine aldırmadım. Topluluktan biri;

“- Seni çağırıyor gitsene!”Diye seslenince yerimden kalktım ve huzuruna gittim.

“- Sen bize bu gömlek gibisin al onu sana veriyorum!” dedi.

Aldım iyi bir yere sakladım ve şeyhin hizmetine başladım. Onun hizmet ve sohbetlerinden ruhumda gizli kapılar açıldı.”

Yola bu şekilde dökülen Ebu Ali Osman , şeyh Nişâbur ‘ dan gittikten sonra tekrar zahiri ilme dönüyor fakat içinin çırağı yanmıştır ve artık bir daha sönmez aşk ateşini dindirmek için ufuksuz ve sonsuz deryalara muhtaç… Hemen zahir ilimlerde üstadı Kuşeyri’ye  gidip hâlini anlatıyor:

“- Bu hâle çare ne bana bir öğüt ver!”

Kuşeyri şöyle cevap veriyor:

“- ilme dal, ilme dal bu hâller geçer.”diyor hazret fakat geçmiyor. Potada eriyen bir maden gibi kızgın mai içinde silinmek üzeredir. İki üç sene elinde hep kitap hokka ve kalem düşe kalka zahiri bilgilerle uğraşıyor fakat bir gün… Evet, bir gün… Muazzam tecelli…

Kalemini soktuğu hokkadan kalem bembeyaz çıkıyor ve tek harf yazamıyor.Ebu Ali dehşet ve haşyete düşüyor, hokkaya bakıyor, dolu!.. Kaleme bakıyor sağlam!.. Tekrar tekrar aynı tecrübe… Kalem, daima mürekkebi reddediyor.

Hocası Kuşeyri’nin huzurunda… Hadiseyi dinleyen hocası dalgın ve iki büklüm:

“- Artık iş benim sınırlarımı aştı. Git oğlum kendine büyük mürşit ara! Mademki ilim senden elini çekiyor sende ondan çek ve ruh yolunun rehberini bul!”

Ağlıyor:

“- Bunun üzerine eşyamı medreseden alıp dergâha getirdim. Bir gün üstadımız yıkanacağı zaman hamama girip birkaç kova su döktüm fakat kimin döktüğü anlaşılamadı. Sorulunca:

“- Ben döktüm!” diye cevap verdim ve utancımdan kıpkırmızı oldum. Üstadın cevabı şu oldu:

“- Sen benim yetmiş yıldır bulamadığımı bir kova suyla buldun!”

Büsbütün hicaba düştüm ve eridim

Nişâbur da ki dergâhta Ebu Âli öyle bir vecde düşüyor ki üstadı ona;

“- Bu defa da benim sınırlarımı aştın sana göre can yolun rehberliğini bende arama, bundan ötesine benim elim varamaz. Haydi! Yollara düş ve el üstünde ki eli ele geçir!”

Ebu Ali oradan Tus ‘a  gidiyor. Ebu ’l Kasım Gürgani ‘yi buluyor. Daha ilk görüşte mürşidinin o olduğunu seziyor. Hizmetine giriyor. Emrinde ve usulünde gidiyor. Kısa bir müddet sonra Gürgani Hz.lerinin göz bebeği ve damadı oluyor. Büyük eriş noktasına yükseliyor. Fakat?..

Noktayı takip neden noktaların en ilerisine geçmek ve altın halkaların izine girmek için Ebu ’l Hasan Harkani’nin ruhaniyetine layık hâle gelinceye kadar beklemek lazımdır. Bekliyor ve oluyor.

9)     YUSUF HEMEDANİ (K.S.)

Hicri 440 yılında Hemedan’ da dünyaya geldi. Hicri 535 yılında vefat etti. Merv’ de defnedildi.

Künyesi: Ebu Ya’kub… İlim ve zarafette yekta… İranlı ve Hemedanlı … Hicri 5. asır sonlarında yaşadı ve 6. asır başlarında vefat etti.

Evvela Şirazlı Ebu İshak’ın Müridleri arasına girdi. Bağdat’ta kısa zaman da herkesi geçti ve hadis toplayıcılar arsında müstesna bir ehliyet gösterdi. Nihayet Ebu Ali Farmadi Hz..lerine tesadüf etti. Altın halkanın dokuzuncu ferdi olmak devleti… Tasavvuf ve altın yolu…”  Esrarını yükleniş ve büyük eriş…

Erdiricisini bulduktan sonra Merv  şehrine gidip orada oturdu. Bir müddet sonra Herat  şehrine yerleşti. Merv ile Herat arsında bir türlü paylaşılamaz oldu. Herat’ı seçerken Mervli’ler mahzun,  Merv şehrine dönerken Heratlı’lar öksüz… Ömrünün sonunda bu iki şehir arsında gidip gelirken yolda mezarını buldu, oldu ve hemen o yere gömüldü. Takvime baktılar:

“Hicri 535”

Şeyhi Ekber Muhyiddin Arabî Hz..leri anlatıyor :

“- Hicri 632 yılında şeyh Evhadüttin Hamit Kirmanî  Konya’da ve yanımdaydı.

Bana Yusuf Hemedani den ilk defa bahseden odur. Kendi memleketinde Yusuf isimli büyük bir zâtın gelip geçtiğini söyledi. Altmış yıldan fazla irşat postunda oturmuş. Bir gün dergâhında otururken gönlüne dışarı çıkmak arzusu düşmüş. Hâl bu ki Cuma’dan başka günlerde dışarı çıkmak âdeti değilmiş. Çıkmış… Bir müridi bu hâlden alınarak onu takibe başlamış. Yusuf Hemedani bindiği hayvanın başını kendi hâline bırakıp o nereye götürürse gitmek üzere hiçbir niyet belirtmemiş. Şehirden çıkan hayvan kırlar a uzaklarda viran bir mescide…. Hayvan bu mescidin önünde durmuş mescidin içinde heybetli bir delikanlı başını önüne almış,ruh âlemine dalmış öylece duruyor. Şeyh bir saat manzaraya bakarak ayakta beklemiş. Nihayet genç başını kaldırıp şeyhe içinde ukde olan bir meseleyi sormuş. Şeyh onun cevabını vermiş ve genç adamın yüzü beşaşetle dolmuş… Genç ferahlamış. Bunun üzerine Yusuf gence demiş ki:

“-  İçine böyle ukdeler düşünce daima bana gel ve sor. Şehre kadar yorulmaya katlan beni buraya kadar çekme. Bana zahmet verme.” Genç bu sözleri söyleyen Yusuf ‘a dalgın dalgın bakıp şu karşılığı vermiş:

“- İçime bir ukde düşünce sana kadar gelmek mi? Böyle anlarda dağların kırların her taşı benim için bir Yusuf’tur.”

Ve şeyh hayran kalmış… Şeyhi Ekber bu sözlere şunları ilave eder:

“- Sadık ve candan Mürid sadakat ve samimiyetle şeyhini ayağına kadar cezp eder.”

Şeyh Necubiddin Şirazi’ den dinliyoruz:

“- Bir vakitler batın büyüklerinin sözlerinden elime küçük bir defter geçmişti. Okudum ve hayranlığa düştüm. Bu sözlerin sahibini bulmak eteğine yapışmak ondan gerçek ilmi ve ötesini elde etmek istedim. Bir gece rüyamda aksakallı bir pir gördüm. Nur içinde bir pir… Nurani ihtiyar dergâhın şadırvanına gidip abdest almaya koyuldu. Sırtında bir ak kaftan… Bir de ne göreyim; beyaz kaftanın üstüne altın yaldız ile “ayete’l kürsi” yazılı… Kaftan baştanbaşa bu ayetin yazılarıyla dolu… Arkasından gidip yanında durdum. Beni gördü. Sırtından gömleğini çıkardı ve bana verdi. Kaftanın altından daha güzel bir yeşil kaftan çıktı. Onda da aynı büyük harflerle ve altın yaldızlarla aynı ayet… Onu da çıkarıp bana verdi. Şöyle dedi:

“- Ben abdest alıncaya kadar bunları sakla”

Ve abdest aldı. İşi bitince dönüp sordu:

“-Bu kaftanlardan birini sana vereceğim hangisini istersin?”

Dedim ki:

“- ikisi de birbirinden güzel! Hangisini istersen ver!”

Yeşilini bana verdi ve beyazını sırtına geçirdi ve sonra ağır ağır tane tane şu sözleri söyledi:

“- Ben eline geçen defterdeki sözlerin sahibi Yusuf Hemedani’yim, onları sevmekle beni kendine çekmiş oldun. Aşk… Bizim yolumuz budur.”

Ondan sonra nurani pir o defterdeki eseri “rutbetü’l hayat” diye isimlendirdiğini ve ayrıca başka kitapları olduğunu da haber verdi. “ merailü’s sailin”,”melazünü’s salikin” vs… uykudan uyanınca ruhunun büyük bir aşk ve şevk ile dolduğunu hissettim ve hep o rüyanın nurani izleri üzerinde yürümeye çalıştım.

Bağdat… Bağdat’ın nizamiye medresesinde büyük bir kalabalık Yusuf Hemedani vaaz da herkes kulak ve ruh kesilmiş onu dinliyor.

Topluluk içinden İbnü’s Seka isimli bir fakih ayağa kalkıp soracak bir meselesi olduğunu söyledi:

“-Sor”

Ve din âlimi rolündeki sahte fakih bir şeyler sordu. Şeyh dalgın gözlerini ona dikip cevap verdi:

“-Yerine otur! Sana cevap vermeyeceğim! Senden küfür kokusu geliyor! Korkarım ki senin ölümün Müslümanlık içinde olmasın!”

İbnü’s Seka hayretler içinde yerine oturdu. Netice…     Kısa bir zaman sonra Bizans İmparatorunun bir sefiri halifeyi görmek için Bağdat’a geldi. İbnü’s Seka ile buluşup görüştüler. Gece gündüz temas… Nihayet İbnü’s Seka Hıristiyanlığı kabul edip sefirle birlikte Bizans diyarına gitti. İmparator tarafından kabul edilip lutuflandırıldı. Derken hastalık ve ölüm yatağı… Aynı zamanda hafız olan ibnü’s Seka’ya ölüm döşeğinde soruldu:

“- Kur’an’ dan hiç hatırında kalmış bir parça var mı ?”

“-Elbette hepsi hatırımda …”

Böyle söyleyen İbnü’s Seka kur’ anı hatırlamaya çalışınca ondan kendisinde hiçbir şey bulunmadığını gördü. Dehşet… Kendisini ne kadar zorlasa nafile, yalnız kâfirlere ve dininden dönenlere ait bir ayetten başka hepsi ruhundan silinmişti. Ve sahte fakih Yusuf Hemedani’nin bildirmiş olduğu gibi öldü.

10) ABDU’L- HÂLIK GÜCDÜVÂNİ (K.S.)

Doğumu: Buhara Gucduvan 515h-1121m.  Vefatı.. Buhara Gucduvan 595h—1199m.

Buhara’da Gücdüvani köyünde dünyaya geldi. Buhara’dan altı fersah mesafede büyük bir köy. Mezarı da orada…”

Babası İmam Malik Hazretlerinin oğullarından büyük bir din adamı… Anadolu’nun Malatya şehrinde oturmuş…

Hem zahir ve hem batın ilimlerinde derin bir zât… Annesi de o civarların hükümdarlarından birinin kızı. Bir prenses… Babası Abdu’l-Cemil, Hızır ile sohbet etmek gibi bir devlete erişmiş… Hızır, Abdu’l-Hâlık Gücdüvani’nin babasına demiş ki:

“- Bir oğlun olacak… Pek büyük, en büyük makama sahip bir insan… İsmini Abdu’l-Hâlık koy!”

Gel zaman, git zaman Abdu’l-Cemil Buhara’ya giderek Gucduvan köyünde ikamete başlamış… Orada bir oğlu dünyaya gelmiş ve hemen ismi konulmuş: Abdu’l-Hâlık ve tabi Gücdüvani. Altın halkanın onuncu kahramanı olan Abdu’l-Hâlık Gücdüvani Hazretleri Buhara’da ilim tahsiline başlamışlar… Bir gün Allah’ın yana yakıla ve gizlice zikredilmesine dair bir ayet tefsir edilirken hocasına sormuş:      

“- Bu gizliliğin hakikati ve gizli zikrin sırrı nedir? Alnı zikirde bütün azalar hareket eder ve herkes onu görür. Gizli zikir ederse şeytan onu duyar ve bir gereğince hadis kalbe iner çare ve yol nedir?”

Şu cevabı almış:

“- Bu ledün ilmidir ve anlaşılması çetindir. Allah isterse bir gün seni dostlarından birinin karşısına çıkarır, O da sana gizli zikri öğretir.

Ve o andan itibaren genç Abdu’l-Hâlık Gücdüvani kendisine Allah’a gidecek yolu göstermeye memur bir Allah dostunu bekler olmuş… Dost gelmiş… Hızır… Ve Hızır’dan gönül zikrinin ne olduğunu öğrenmiş.

Hızır O’na içi berrak su dolu bir havuzu gösterip demiş ki:

“-Şu havuza dal ve içinden şahadet kelimesini getir!” Abdu’l-Hâlık Gücdüvani derhâl emri yerine getirmiş ve böylece gizli zikrin yolunu bulmuş… Hızır Abdu’l-Hâlık Gücdüvani’yi oğulluğa kabul etmiş…

Kısa bir zaman sonra Yusuf Hemedani Hazretleri Buhara’da… Yer yerinden oynuyor, halk akın akın şeyhin eteğinde… Hızır’dan gizli zikir emrini alan genç hemen Allah yolcusu Yusuf Hemedani Hazretlerinin yanında… Kendisi anlatsın…

“-Yirmi iki yaşındayım. Hızır beni Yusuf Hemedani Hazretlerine ısmarladı. Şeyhim Buhara’da kaldığı müddetçe yanından ayrılmadım.”

Yusuf Hemedani ile karşılaşan Abdu’l-Hâlık Gücdüvani birde bakmış ki mürşidi de gizli zikrin içinde. 

Yusuf Hemedani has oda esrarını Abdu’l-Hâlık Gücdüvani’ye geçirip Buhara’dan ayrıldıktan sonra genç mürşit riyazete daldı. Bu arada kendi hâlini kimseye belli etmedi. Kısa bir zaman içinde o kadar terakki kaydetti ki, kerametlerine had ve payan yok… Bir vakit namaz içinde Kâbe’ye gidiş ve geliş…

Derken her taraftan etrafına üşüşen Müridler ve istekliler… Bir zaman da irşat makamında kaldı.

Manevi oğlu evliyayı kebir için kaleme aldıkları öğüt:

“- Öğüdüm bu ki, sana oğlum her hâlinde ilim, edep ve takva üstünde ol! Eskilerin eserlerini oku, sünnet ve cemaatten ayrılma! Fıkıh ve hadis öğren ve cahil sofilerden bucak bucak kaç! Namazı her zaman toplulukla kıl, fakat sakın ha imam ve müezzin olma! Hiçbir zaman göze batmak ve sivrilmek isteme! Bu istek felakettir. Her hangi bir makama göz dikme! İsmini silmeye bak! Ne mahkemelerde görün ne de ilanlarda bahsini geçir. Kimseye kefil olma! Ve sair halkın dedikodusuna karışma! Hükümdarlar ve oğulları ile düşüp kalkma! Dergâh kurma! Ve dergâhta oturma! Güzel seslere fazla kapılma! Onun çokluğu gönül öldürür! Güzel sesleri ve hoş nağmeleri büsbütün de inkâr etme! Zira ona bağlı olanlar çoktur. Az ye, az söyle, az uyu ve aslandan kaçar gibi kalabalıktan kaç! Daima kendi öz yalnızlığın içinde kal! Ve taze delikanlılar, genç fidanlar ve kızlar, yenilik taslayanlar, zenginler ve ayak takımı sınıfından olanlarla hemhâl olma! Helâli ara ve şüpheli olanlardan perhiz eyle! İktidar sahibi oluncaya kadar evlenme ki dünyaya yutulursun! Çok gülme ve bil hassa kahkaha ile gülmekten kendini koru! Sonra gönlünü öldürürsün! Herkese şefkat gözüyle bak! Ve kimseyi hakir tutma! Dışını bezeme ki dışın bezenip süslenmesi iç âlemin haraplığından gelir. Kimseden bir şey isteme! Ve kimseye bir şey emretme! Büyüklere olanca malın, bedenin ve canınla hizmet et! Onların fiillerini red ve inkâr etme ki bu felah bulmaz bir hüsrana yol açar! Bedenin kırık, gözün yaşlı, ibadetin halis, duan yalvarıcı, elbisen sade, yoldaşın derviş, mayan ilim, evin mescit ve dostun Allah olsun…

Bir mecliste has oda sırrının onuncu kahramanı marifetten bahsediyorlar. Dinleyenler arsında zahit kılıklı bir genç… Bu genç marifet bahsi içinde büyük veliden bir keramet isteyecek kadar küstahlıkta ileri gitti. Mukaddes hadiseleri karıştırarak bunu bir misalini görmek istediğini söyledi.

“-Ne misalini görmek istiyorsun?”

“-Velinin nazarında ki gizliye nüfuz misalini”

“- Kes belinde ki zünnarı ki imana gel! Sen bir Hıristiyansın!”

Herkes donup kaldı. Genç haykırdı:

“-Hâşâ! Bende böyle bir şey yok! Yemin ederim!”

Gencin üzerine atılıp gömleğini çıkardılar ve içinde sarkan düğüm düğüm zünnarı gördüler.

Genç şahadet kelimesini getirdi ve Müslüman oldu. Bunun üzerine mürşit etrafındakilere hitab etti:

“-Bu genç zünnarını kesip imana geldi biz de zünnarlarımızı keselim! Onun ki zahiri zünnardı! Bizim ki ise bâtıni zünnar ve ismi gurur… O zünnarını kesmekle kurtuldu ve affedildi. Biz ki kendimizi selamette biliyoruz! Biz de keselim de kurtulalım ve affedilelim!”

Mürşidinin ayağına düşen düşene… Herkes tövbesini yeniliyor ve biraz evvel Müslüman olan genç ağlıyor.

Bir gün bir derviş ona şöyle dedi:

“-Allah beni cennetle cehennem arasında serbest bıraksa ben cehennemi seçerim! Zira ömrüm boyunca nefsin muradına boyun eğmemeye çalışıyorum, bu vaziyette cennet nefsin muradı cehennem ise hakkın muradı oluyor.”

Buyurdular ki:

“- Fikrini reddediyor ve onda bile ters tarafından gurur izlerini buluyorum. Kulum irade ve intihab ile ne işi var? Nereye git derlerse gideriz ve neyi ol derlerse oluruz. Kulluk budur! Doğrusu da budur!” Aynı derviş sordu:

“-Salikin yoluna şeytan erişebilir mi?”

Buyurdu ki:

“- Nefs fenasının son hududuna erişmeyen bir salik öfkeye düşünce hemen şeytan ona yol bulur. Nefs fenasına erişmiş olan salikte ise öfke bulunmaz onda ki sadece gayrettir, gayret edince de şeytan savuşur. Bir genç, gayet güzel yüzlü bir genç gelip şeyhten dua istiyor şeyh de dua ediyor. Genç hemen kayboluyor. Soruyorlar:

“- Kimdi bu genç, nereye gitti?”cevap veriyor:      

“-Bir melek! Göğün muayyen makamına mensup bir melek! Bir kusurundan düştü ve dünyamıza kadar indi. Öbür meleklere sorup;

“-Ne yapsam da bu hâlden kurtulsam ve eski makamımı bulsam?”diye sordu. Onlar da burayı gösterdiler ve

“-Git ondan dua iste!”dediler. Geldi, istedi, dua ettik, kurtuldu ve eski makamına iade edildi. Allah duamızı kabul etti.”

 Biri sordu:

“- Bizim için de dua et! Allah lütfetsin!”

Dedi ki:

“- Kişi farz borçlarını ödedikten sonra dua ederse dileği kabul olunur. Sen farzlardan sonra bizi dua ile an! Biz de sana dua edelim! Belki Allah duamızı kabul eder ve hem senin hem de bizim için iyi olur.” Suali soran kıpkırmızı oldu ve hep önüne baktı.

Altın halkanın Abdu’l-Hâlık Gücdüvani Hazretlerinden sonra ölçü hâlinde gelmiş on bir düsturu vardır ki bunları çerçeveleyen kendileridir:

1-Huş derdem: Yani zaman içinde uyanıklık. Alınan ve verilen her nefeste âgâhlık.

2-Nazar ber kadem: Gözün ayakucuna bakması. Dış âlemden oyalayıcı hiçbir şeye takılmaması…

3-Sefer der vatan: Vatan içinde sefer ve mürşidine aramak.

4-Hâlvet der encümen: Kalabalık içinde yalnızlık. Sun’i yalnızlıktan kurtularak halk içinde gerçek yalnızlığa ermek.

5-Yâd-ı kerd: Dil ve kalp zikrini birleştirmek.

6-Bâz-ı geşt: Vehim ve hataların nefyi.

7-Nigâh daşt: Vehim hataların murâkabesi.

8-Yâd-ı daşt: Maksut ve muradın yalnız Allah olduğu şuuru ve ayrıca üç parçalı bir bütün hâli.

9-Vukuf-ı zamani: her hâli görmek ve içinde bulunulan demleri tasarruf edebilmek.

10-Vukuf-ı adedi: Zikir de kemiyeti muhafaza etmek ve miktarı tutmak.

11-Vukuf-ı kalbi: Kalbi tasarruf… Zikrin nihai gayesi…”

11) ÂRİF RÎVGERÎ (K.S.)

Ârif Rîvgerî (K.S.)efendimiz miladi 1067(h.560) yılında doğar ve h.606 yılında vefat ederler.

Abdu’l-Hâlık Gücdüvani Hazretlerinin dört halifesinden biri. Has oda esrarını altın halkada devam ettirmeye memur olanı…

Rivger kasabasında doğdu ve öldü. Buhara’ya altı fersah uzaklıktaki bir köy… Gucduvan ile arası bir fersah…

Hakkında daha fazla bir bilgi sahibi olmadığımız namsız ve nişansız hikâyesiz ve destansız büyük Allah dostu. O kadar büyük ki has odanın esrar yolu Rivger’den geçiyor.

İlim, bilim, züht ve takvalarından başka bir hususiyetlerini bilmiyoruz.  Zaten bunlardan başka bilinmeye değer ne olabilir ki bir insanda?

Bütün ömürlerince pirleri Abdu’l-Hâlık Gücdüvani Hazretleri’nin yanından ayrılmadıklarını, pirin vefatından sonra da çok uzun bir ömür sürdüklerini de biliyoruz.

12) MAHMUD İNCÎRÎ FA’NEVÎ (K.S.)

1315 senesinde vefat etti.

Namsız, nişansız Ârif Rîvgerî Hazretlerinin en ileri müridi. Derken halifesi ve derken has oda esrarının on ikinci kutbu. İrşad işi ve büyük sırrı yüklenmek vazifesi ona düştü.

Buhara taraflarında bir köy… Buhara beldesinden üç fersah uzakta… İsmi İncîr-î Fa’nevi. İşte o bu köyde doğdu ve öldü.

Dülger… Sanatı dülgerlik…  İçi Allah’ın zikriyle çalkalanırken, elinde dülgerlik aletleri taşı ve toprağı karıştırmakla meşgul. Geçimi bu yüzden, dış meşgalesi bu… İrşat makamına geçince gizli zikirden alenisine geçtiği görüldü. Hâlbuki bu yolun farikası ve has oda sırrının hususiyeti gizli zikir. Öyle ise ne oldu da Mahmud Hazretleri bunu değiştirdi? Değişen ve değiştirilen bir şey yoktur, onda bu tezahür, bir hâlet, maslahat ve hikmet icabıdır ve kendisi bizzat gizli zikir yolunun kahramanlarındandır.

Onun açık zikre başlaması veya zikri açıklaması mürşidine Ârif Rîvgerî Hazretlerinin ölüm döşeğine serildiği zaman başlıyor.  Rivger köyünün tepesinde etrafında büyüklük isteklileri. Birden bire aleni zikir… Tam o anda büyük mürşit Ârif Rîvgerî hasta yatağından doğruluyor ve uzaklardaki eski müridinin yeni mürşidinin hâline bakıp, şöyle diyor:

“-Mahmud’un bu hâli bize vakti ile işaret edilmişti.”Ve aleni zikir devam ediyor.

Büyüklerden biri kendisine sormuş:

“-Açık zikri ne maksatla ediyorsunuz? Bundan muradınız nedir?”cevap:

“-Uyuyanlar uyansın diye! Zikir herkesçe duyulsun diye! Bu gaye çok güzel ve doğru!”diyor. Suali soran zât ayrılıyor. Görülüyor ki Mahmud Hazretlerinde açık zikir talebelerin o zamanki vaziyetlerine göre mevzi bir icabdan ibaret.

Yine soruyorlar:

“-Aleni zikir için bir had tayin edebilir misiniz? Öyle bir had ki hakikat onunla mecazdan ayrılsın!” cevap:

“-Aleni zikir o kimse için iyidir ki dili yalan ve gıybetten, boğazı haram ve şüpheden, gönlü riya ve kötü seslerden uzak ve sırrı yalnız bana olsun!”

Müritlerinden biri şeyhinin devlet zamanında Hızır-ı görüyor ve soruyor:

“- Bu zamanda istikamet caddesinden giden büyük erdirici, üstün mürşit kimdir?” Hızır derhâl karşılık veriyor:

“- Mahmud İncîrî Fa’nevi’dir. Zikir halkası… Aynı Mürid halkanın içinde bir akkuş peydahlanıyor. Müridin başı üstünden geçiyor ve kelime kelime açık dille şunları söylüyor:

“- Ali, Mert ol! Yapıştığın eteği sıkı tut! Mürşidine bağlan!”

Bu Mürid altın halkanın büyüklerinden ve Mahmud Hazretlerinden sonra gelen Ali Ramıteni’dir.

Büyüklerden Hoca Dehgan ; ölüm yatağında dua etmiş:

“-Ya Rabbi! İşte dünyadan ayrılmak üzereyim! Bana o dostlarından birini gönder de bu korkunç geçitte elimden tutsun, bana medet etsin…” 

Biraz sonra kapı açılıyor ve Mahmud İncîrî Fa’nevi görülüyor:

“- Geldim sana medet etmeye!”…

13) ALİ RÂMITENÎ (K.S.)

H.591(1198)tarihinde doğmuş ve 721 veya 728 (m. 1327) , de yüz otuz yaşında olduğu halde Harzem şehrinde 28 zilkade, pazartesi gününde vefat eyledi.

Mahmud İncîrî Fa’nevi Hazretleri’nin elinden has oda sırrını alan büyük Mürid ve sonra büyük mürşit, şeyhin ölümü yaklaşınca halifelik makamını Hazreti Aziz an’a havale etmiş ve öbür mürşitlerini de kendisine bağlamış.

Sanatı dokumacılık! Kumaş dokuyarak geçindi… Mevlana Celaleddin Rûmi bir şiirinde bundan bahseder:

“- Eğer ötelerde “hâl”, “gâl”’den üstün olmasaydı; kumaş dokuyucusunun yakınları kemal ehli olmazdı.”

 Sordular:

“- Namazda üst üste kaza borcu olan ne zaman uyanır?”

“- Doğan güneş O’nu uykuda bulmaz ki uyansın?”

Sordular:

“-İman nedir?”

“-Özleyip, ulaşmaktır.”

Mansur vakası  üzerindeki görüşünü şu harikulade sözle ifade ediyor ve kendi yolunu başkalarından aynen şu muazzam ölçüyle belirtiyor:

“- Eğer yeryüzünde Abdü’l-Hâlık Gücdüvani’nin en değersiz Müridlerinden biri bulunsaydı, Mansur ipe çekilmezdi.”

Bu ölçü de Nakşî yolunun esrarı gizleyiş sınırları, koruyuş üstünlüğü pırıldamaktadır.

Doğduğu yer Buhara’da şehirden iki fersah uzakta “Ram ita” isimli ve birçok köyü olan bir kasabadır. Mübarek kabirleri ise “Harzem” dedir. Şeyh Rükneddin ‘Alaüddevle (Semnani)  Hazretleri’, Hazreti Âzizân’ın çağdaşlarından. Şeyh Hoca Âzizân’a bir derviş gönderip, kendisinden üç mesele sordurmuş:  

“- Siz ve biz isteklilere ve alakalılara hizmet ederiz. Siz sofraya yani yemeklere fazla değer vermezsiniz! Biz ise değer veririz ve soframızı rızkın göstermek isteriz. Buna rağmen bu işin sırrı nedir ki halk yine sizden razı oluyor da bizden şikâyet ediyor?” Âzizân Hazretlerinin cevabı:

“- Minnetle hizmet eden çoktur. Hizmet ettiğini minnet bilenler azdır, çalışın ki hizmette bulunduğunuzu minnet bilesiniz! O zaman kimse sizden şikâyet etmez.”

İkinci soru:

“- Duyduğumuza göre sizin görüştüğünüz Hızır’dır. Bu nasıl oldu?” Âzizân Hazretlerinin cevabı:

“-Allah’’ın kulları içinde öyle âşıklar vardır ki Hızır’da onlara âşıktır.”

Üçüncü sual:

“-  Duyduğumuza göre, açık zikirle meşgul olmuşsunuz. Nasıl oluyor?” 

Âzizân Hazretlerinin cevabı:

“- Biz de işittiğinle, siz de gizli zikirle meşgul olmuşsunuz. Mademki işittin, demek sizinki de açık zikir… Kapalı zikirden murat kimsenin onu duymamasıdır. İkisini de bilindikten sonra açıklıkla kapalılık müsavidir hatta gizli zikirle riyaya daha yakındır.”

Büyüklerden biri kendine soruyor:

“- Siz açık zikiri ne maksatla tercih ediyorsunuz?” Cevap:

“- İnsanın son nefesinde yüksek sesle zikir telkini olması peygamberimizin emridir. Derviş ise her an son nefesindedir!”

Yine büyüklerden biri soruyor:

“- Allah’ın bizi çok çok yerine getirmekle memur kıldığı zikir dil zikri midir, gönül zikri midir?” cevap:

“- Başlangıç hâline dil zikri, sonrakine gönül zikri derler!”

“-Mutlak amel lazım! Edilince de edilmemiş bilinmek lazım! Nefsi daima suçlu görmek ve her ameli baştan eda etmekliğe muhtaç kabul etmek lâzım!”

“- İki hâlde kendinizi çok sakınınız: Söz söylerken ve yemek yerken…”

“- Halkı kemal yoluna davet eden rehberlerin canavar gibi olması lazımdır! Zira hayvan ve canavar terbiye eden onların huyunu bilir! Mürşit ise terbiye de her sâliki kabiliyet ve istidadına göre yetiştirmelidir!”

“- Bu yolda erimek nice nefis ailelerinden daha üstün olmak bir Allah’ dostunun gözüne girmekle olur!”

Bir gün büyüklerden birinin evinde ziyaretteler. Misafir oldukları bu velinin oğlu eşkıya tarafından kaçırılmıştır. Tam yemeğe başlanacağı zaman Hazreti Âzizân eline ekmek alarak yukarı doğru uzatıp içinden şöyle dua ediyor:

“- Allah’ım! Bu evin oğlu sofraya gelmedikçe bu ekmeği ağzıma almam! “ Ve bu vaziyette murâkabeye dalıyor. Herkes dehşetle kendisine bakmaktadır. Birden bire kapı açılıyor ve evin oğlu içeriye giriyor. Genç adam haykırıyor:

“- Eşkıyanın elinde esirdim! Birden uzaktan burasını gördüm! Ve işte içerdeyim! Başka bir şey bilmiyorum.”

Hazreti Âzizân’ın ayağına kapanan kapanana…!

 Sordular:

-Söyle ne muradın var?”

“-Muradım sizin gibi olmak!”

“-Çok güç bir iş!… Yükümü senin üzerine devirirsem takat getiremezsin!… Başka bir şey iste!”

“-Yalnız senin gibi olmak istiyorum! Başka bir muradım yok!”

“- Sana dayanamazsın diyorum!”

“-Dayamamayım…! Bunu istiyorum!”

Bu genç içten ve dıştan Hazreti Âzizân’a benzeyip kırk gün sonra öldü.

İrşat devrinin en parlak devirlerini de “Harizm”  de geçirdiler. Ve Harizm Şahı’nın büyük ihtimamlarını gördüler. Bu beldeye ayak attıktan pek kısa bir zaman sonra Şah’a saltanatını unutturacak kadar etrafına üşüşen sâlikler yüzünden evvela Sultan tarafından şehri terk etmeye davet edildilerse de sonra yine çağrıldılar. Bu defa bizzat Şah, Müridleri ve sevenleri arasına katıldı.

Yüz otuz sene yaşadıkları söyleniyor. Hayatlarında, büyük oğlunu seksen yaşında idrak etmişler; vefatları Hicri 715.

14) MUHAMMED BABA SEMMASİ (K.S.)

Doğum tarihi bilinmemektedir. H. 755 yılında Semmas’ta vefat ettiler.

Âli Ramıteni Hazretlerinin baş halifesi… Ömrünce Pir’inin hizmetinde bulundu. Altın halkanın on üçüncü kutbu olan ve “Hâce Âzizân” diye anılan Âli Ramıteni Hazretleri Buhara’dan Harizm taraflarına hicret ettikleri zaman gözdeleri Muhammed Baba’yı da yanlarına almışlardı.

 Doğdukları yer Buhara’ya üç mil mesafede “Semmas” köyü… Halkanın on altıncı kutubu… Yolun en büyük meydan ağızlarından ve ismiyle isimlendirici büyüklerinden. Şah-ı Nakşibend Hazretleri Muhammed Baba Semmasi’nin evlatlığı kabul ve en küçük deminde büyük memuriyetini keşfedici kahraman…

Öyle ki büyükler büyüğü Şah-ı Nakşibend Hazretleri henüz dünyaya gelmeden Muhammed Baba Semmasi Hazretleri O’na gebe olan aziz annenin evi önünden geçiyor ve etrafındakilere diyor:

“- Bu evden burnumuza evlat kokusu geliyor. Yakında bu ev “Kasr-ı Ârifân” , (âriflerin sarayı)olacak.”

Öyle oldu! O ev hem de ismi ve cismi ile Kasr-ı Ârifân oldu. Şah-ı Nakşibend Hazretleri’nin üçüncü doğum günü… Muhammed Baba Semmasi Hazretleri yine aynı evin önünde. Yakınlarına hitab ediyor:

“-Her zaman bu evin önünden geçerken duyduğum koku artmış. O büyük çocuk doğmuş olsa gerek!”

Müritler koşup evin kapısını çalıyorlar. Üç gün evvel bu evde nur topu gibi bir çocuk doğmuştur. Babası çocuğu alıp kapıdaki büyük velinin kolları arasına bırakıyor. Çocuğa vecd içinde bakan Muhammed Baba Semmasi Hazretleri buyuruyor:

“- Biz bu çocuğu evlatlığa kabul ettik!” ve yanındakilere ilave ediyor;

“- Gönül açıcı kokusunu duyduğunuz bu çocuk yakın zamanın bir tanesi ve tarikatın başı olacak!”

Baş halifeleri Seyyid Emir Gülâl’e diyorlar ki:

“-Bahaüddin’i sana ısmarladım! Dış ve iç terbiyesi boynuna borç olsun! Sakın bu işte kusur edeyim deme!”

Şah-ı Nakşibend Hazretleri anlatıyor:

“-Evlenmek istediğim zaman büyük babam beni Muhammed Baba Semmasi Hazretleri’nin yüce huzuruna gönderdi. Geleceğim sabahın gecesi içimde gözyaşı ve duâ isteği kabardı. Hoca Muhammed Baba Semmasi Hazretleri’nin mescidine gidip iki rek’at namaz kıldım ve Allah’a yalvardım! “İlahi bana belalarına tahammül için kuvvet ve aşkın yüzünden doğacak minnetlere karşı takat ver! Sabahleyin hocanın huzuruna girince buyurdular:    

“-Bir daha duâ ederken şöyle de! “İlahi! Rızan hangi noktada ise bu zayıf kulunu o noktada bulundur!”

Eğer Allah’ kuluna bela gönderirse inayetiyle o belaya salar ve tahammüllü de ihsan eder fakat Allah’tan ne geleceğini bilemezsin! Belâ ister gibi duâ küstahlıktır!”

Muhammed Baba Semmasi Hazretleri’nin bir gece evvelki hâli keşfetmekteki kerametini anladım ve kendisine sımsıkı yapıştım!”

Şah-ı Nakşibend Hazretleri,  Muhammed Baba Semmasi Hazretleri ile yemek yiyor. Yemek bitince bir parça ekmek alıyor Muhammed Baba Semmasi Hazretleri ekmeği Şah-ı Nakşibend Hazretleri’ne uzatıyor:

“-Al! Yanında sakla!”

Şah-ı Nakşibend Hazretleri ekmeği alıyor ama düşünmekten de nefsini yenemiyor:

“- Yemek yedik ve karnımız doydu şimdi bu ekmeği bana saklamak neye yarar?”

Fakat şeyhinden şu ölçü geliyor:

“-Faydasız duygulardan kalbi muhafaza etmek lazım!”

Yola çıkıyorlar. Bir tanıdığın evine misafir oluyorlar. Ev sahibinin yüzünde bir sıkıntı… Muhammed Baba Semmasi Hazretleri soruyor:

“-Üzüntün niye? Bir kâse su ver!”

“-Fakat ekmeğim yok ki suya batırıp yiyeyim!” Muhammed Baba Semmasi Hazretleri istikbalin kerâmet sultanı Şah-ı Nakşibend Hazretleri’ne dönüyor:

“-İşte! Ne işe yarayacak diye tasalandığın ekmek bu iş içindi. Ver sahibine!”

Başlarında Seyyid Emir Gülâl dört halife bırakıyorlar. Hicretin 755. yılında Semmas köyünde derin nazarları Seyyid Emir Gülâl’e doğru. Yataklarına yağan nur yağmuru altında ölümsüzlük âlemine göçüyorlar.

15) SEYYİD EMİR GÜLÂL (K.S.)

Doğum tarihi bilinmemektedir. 1370 (H. 772) sensinde Sûhârî’de vefat etti. Kabri oradadır.

Muhammed Baba Semmasi Hazretleri’nin en büyük halifesi ve mukaddes emaneti ondan alıp şeyhi Şah-ı Nakşibend Hazretleri’ne devretmeye memur. Halkanın on beşinci kutbu.

Şeriat, tarikat, hakikat, mârifet ilimlerinde en büyük manevi varislerinden biri olmakla kalmıyor maddi neseb gölüne de insan sırrının merkezine gaye insan ve ufuk peygambere bağlı bulunuyor. Seyyid Emir Gülâl Hazretleri, Hazreti Fatıma ve Ali Ramıteni’ gölünden kalanlara verilen sıfat.

Suhar isimli belde de doğmuştur. Ne zaman ve nasıl mübarek annelere anlatıyor:

“- Çocuğuma gebe iken şüpheli bir şey yiyecek olsam hemen karnımın ağrıdığını duyardım. Yediğim şüpheli lokmayı çıkartmadan bu hâle çare bulamazdım. Bu hâl üç defa tekrarlanınca vaziyeti anladım ve nasıl bir çocuğa gebe olduğumu hissettim. Ondan sonra ağzıma aldığım her şeyde en büyük dikkat ve ihtiyattan ayrılmadım.”

Seyyid Emir Gülâl Hazretleri delikanlılığında da vücudca gürbüz ve pehlivan yapılı. Bazı oyunlara hususu ile de güreşe merak ediyor.

Güreş meydanı… Etrafta bir sürü seyirci… Seyyid Emir Gülâl Hazretleri sahanın etrafında dolaşıyor.  Ve erdiriliyor!

Seyircilerden birinin içinden şöyle bir his geçiyor:

“-Ne tuhaf! Bir Seyyid güreşle uğraşsın! Olur, iş değil! Böyle bir hevâ ve heves kendisinin yüksek kadrine ve seyyidlik şerefine nasıl sığar?” 

Seyirci bu hissin arkasından vücudunda müthiş bir ağırlık duyuyor. Sanki göz kapaklarına kurşun asmışlar gibi gözleri kapanıyor. Her tarafını uyku basıyor. Rüya…

 Kıyamet kopmuş… Kendisi göğsüne kadar bir bataklığa batmış… Çırpındıkça batıyor. Kurtulmaya asla mecali yok! Birden bire Emir Gülâl Hazretleri zuhur ediyor. Zevalleri ile şişkin kolunu doluyor ve bir çekişte onu bataklıktan çıkarıp kurtarıyor.

Seyirci birden bire uykudan silkinince bakıyor ki Seyyid Emir Gülâl Hazretleri yanında… Pehlivan güreşini bitirmiş ve meçhul seyircinin başucuna dikilmiş…

“- Senin rüyada gördüğün gün için pehlivanlık ediyorum!”

Seyyid Emir Gülâl senin gibi bataklığa düşmüş olanları kuvvet ve himmetle kurtarayım diye!”

Yine güreş meydanı… Seyyid Emir Gülâl yine ortada dolaşmakta ve güreş tutacak birini aramakta… Etrafında yine sürü sürü hevâî… Herkes gözlerini açmış güreş heyecanından başka her şeyi unutmuş…

Uzaklardan sûd beyaz sakallı, etrafında bir insan halkası, nurani bir şeyh geliyor. Şeyh yürüyor ve Seyyid Emir Gülâl Hazretlerinin karşısında duruyor. Şeyh gülümsemede, gayet tatlı gözlerle Seyyid Emir Gülâl’i seyretmekte… Müridler hayret içinde içlerinden şöyle geçiriyorlar:

“- Bu hevâî manzarayı nasıl olup da şeyhimiz dakikalarca seyrediyor?”

Şeyh cevap veriyor:

“- Şu gördüğünüz meydanda ki er, zahirin değil, bâtının pehlivanıdır. Yakın zamanda nice insan O’nun kuvveti ile kemale erecektir. O’nu kendime bende etmek istiyorum!”       

Tam o anda Seyyid Emir Gülâl’in gözleri şeyhin gözlerine değdi. Bir an hareketsizlik… Seyyid Emir Gülâl müthiş bir cazibe merkezine tutulmuş. Güreşi bıraktı, şeyhin yanına gitti. Ellerini yakaladı ve ayaklarına kapandı.

Şeyh silsilenin on dördüncü halkası Muhammed Baba Semmasi Hazretleridir. Ve tek nazarda Seyyid Emir Gülâl’in boynuna kemendi geçirmiştir. Beraberce yola koyuldular ve dergâha ayakbastılar. Pehlivanlıktan tövbe ve istiğfar ve batın güreşine döndü. Kısa zamanda Şeyh Muhammed Baba Semmasi’nin büyük vârisi ve altın halkanın Şah-ı Nakş-ı Bend’e el verici rüknü Seyyid Emir Gülâl… Büyük mânâ pehlivanı…

Hicretin 772. yılında Cemaziye’l- evvel ayının sekizinci Perşembe günü “Suhar” beldesinde horozlar şafak vaktini ilan eder ve müezzinler:

“- Buyurun namaza!” diye haykırırken ruhlarını teslim ettiler. Öyle bir teslim ediş ki sözlerinin önünde tarikata isimlerini verecek derece de üstün bir halife Şah-ı Nakşibend Hazretleri Nakşibend, gözlerinin ufkunda da ebediyet âleminin tahtlarından bir makam verdi.

16) ŞAH-I NAKŞI BEND MUHAMMED BAHAÜDDİN (K.S.)

Şah-ı Nakşibend (K.S) , miladî 9. asırdan itibaren, önemli bir ilim ve irfan merkezi haline gelen Mâveraünnehir havzasında, Buhara şehrine dokuz kilometre uzaklıktaki Kasr-ı Hindüvan (Kasr-ı Ârifan)’da dünyaya teşrif ettiler. (H. 718; m. 1318).Vefat tarihleri 3 rebiül evvel 791H.(1391Miladi)

Veliler ordu ordu olsa, bunların başbuğlarından da ayrı bir ordu kurulsa, O’nun başbuğ olacaklarından da bir ordu… Son başbuğ Şah-ı Nakşibend olurdu. O velilerin serdarıdır. Babası Seyyid Muhammed Buharî, Babası Seyyid Celal, Babası Seyyid Burhaneddin, Babası Seyyid Abdullah, Babası Seyyid Zeynel Abidin, Babası Seyyid Kasım, Babası Seyyid Şaban, Babası Seyyid Mahmud, Babası Seyyid Bolak, Babası Seyyid Tâkî, Babası İmam Musa Rıza, Babası İmam Musa Kazım, Babası İmam Caferi Sadık, Mânâda ve madde de Seyyid. Hem zarf hem mazruf yoluyla kâinat sırrının kaynağından geliyor.

Çocukluğunda bile fevkalade… Gece karanlıkta görüneceği hissini veren pırıltılı bir alnı var.

Beşikten Hoca Muhammed Baba Semmasi Hazretleri’ne nasıl bir rayiha neşretti ki mâlum…

Seyyid Emir Gülâl’in elinde yetişti ve hoca Abdu’l Hâlık Gücdüvani Hazretlerinin de ruhaniyetlerinden terbiye gördü. İkinci ruhani terbiye yolu bakımından zahirde mürşit olmadan yetişenlere dendiği gibi “üveysi” dirler. Bu hâllerini şöyle anlatıyor:

“- Beni cezbe tuttuğu ve kararsız kaldığım demlerde Buhara’da gezip tozar ve hususi ile velilerin mezarlarını ziyaret ederdim. Bir gece hangi kabri ziyaret ettimse başında bir kandil yanar gördüm. Amma ne kandiller…? Yağı fitili tamam…Yanışı zayıf…Öyle ki fitillerin uçları biraz düzeltilse gayet iyi ışık vereceklerine şüphe yok! Kandilleri o hâlde bırakarak bir başka mezarın başına geçtim. Kıbleye dönüp. O vaziyette bana kendimden geçme hissi geldi. O an içimde gördüm ki kıble tarafında yeşil örtülerle süslü bir kürsü peydahlanmış. Kürsünün etrafı sımsıkı insan….İçlerinde hoca Muhammed Baba Semmasi Hazretleri, geri kalanı da bu dünyadan göçmüş hacegân, altın kolun “hoca” ismi verilen büyükleri olduğunu anladım. İçlerinden birisi bana seslendi:

“- Bu kürsünün üzerinde Hoca Abdû’l-Hâlık Gücdüvani Hazretleri vardır. Etrafındakiler de halifeleri…” Dedi ve hepsini tek tek isimleri ile işaret etti.

“-İşte! Hoca Ahmed Sıddîk, işte Hoca Evliya-i Kebir, bu Ârif Rîvgerî, şu Mahmud İncir-i Fâ’nevi, işte Âli Ramıteni-i, Muhammed Baba Semmasi Hazretleri’ni zaten tanırsın… Bunun üzerine Hoca Abdu’l-Hâlık Gücdüvani Hazretleri bana yönelerek büyük iltifatlar etti ve bir sikke uzattılar:

“- Bu sikkenin büyük kerameti vardır. Onu giyecek kimseden her türlü belâ uzaklaşır!” peşinden tarikata ait incelikleri anlattılar. Buyurdular:

“- Oğlum Bahaüddin! Zayıf yandığını gördüğün kandiller senin bu yoldaki istidadına alamettir. Amma istidadının fikrini düzeltmek ve harekete geçirmek lazımdır. Tâ ki istidadın pırıldasın. Hakkın esrarı ondan tecelli etsin! Bahaüddin! Ayağını şeriat caddesinden hiç ayırma! Sünnete bağlan! Daima emir cephesinde ol! Müsaade tarafına geçme! “

Hoca Mahmud İncir-i Fâ’nevi Hazretlerinden Seyyid Emir Gülâl Hazretleri’ne gelinceye kadar bütün hacegân kulu açık ve gizli zikri birleştirmiş vaziyetteydi. Şah-ı Nakşibend Hazretleri ise yalnız gizli zikir ile meşgul oldular. Bu hâl öbür Müridlere girân geldi ve Seyyid Emir Gülâl Hazretleri’ne şikâyette bulundular:

“- Şeyhimiz sizsiniz! Böyleyken O sizin usulünüzle gitmiyor, açık zikre hiç iltifat etmiyor!”

Seyyid Emir Gülâl Hazretleri’nin cevabı:

“- O memur olduğunu yapıyor. Hâline bırakınız!” Ve Seyyid Emir Gülâl Hazretleri Şah-ı Nakşibend Hazretleri’ ne buyurdular:

“-Şeyhim Hoca Muhammed Baba Semmasi Hazretleri ‘nin sizi terbiye etmek ve yetiştirmek hususundaki emirlerini yerine getirdim. Şimdi sizin himmet kuşunuz o kadar yükseklere çıktı ki benimkini kat kat geçti. Dilediğiniz gibi uçabilir ve dilediğiniz gibi terakki semasında yükselebilirsiniz! Tarafımdan izinlisiniz!”

Artık Şah-ı Nakşibend Hazretleri terbiyesine memur şeyhinin sağlığında bile büyük istiklalin şahsiyetine ermiştir. Yedi sene Mevlana Ârif ile sohbet etti. On iki yıl Hoca Halil Ata’nın hizmetinde bulundu. İki defa Hacca gitti. Hoca Muhammed Parisa ve öbür Müridlerini Nişâbur tarafına gönderdi. Hac yolunda Mevlana Zeynüddin’i ziyaret için Herat’a uğrayıp Hoca Muhammed Parisa Hazretlerine Nişâbur da katıldılar. Bir müddet Merv’de oturup oradan Buhara’ya geçtiler orada irşat postunu ömürlerinin sonuna kadar doldurdular.

Bu irşat postu manevi sultanların en büyüğüne ait tahttır. Şah-ı Nakşibend Hazretleri sülûk yolunda başlangıçtaki hâllerini şöyle anlatıyor:

“-Biz üç kişiydik! Hak yoluna sülûk davasında benim himmetim Allah’’tan başka her şeyden geçip yalnız ona ermektir. Bu yüzden hakkın inayeti erişti ve beni kendisinden başka her şeyden geçip gayeme ulaştırdı.” 

Biri sordu:

“- Sizin yolunuzda halktan kaçmak ve açık zikir yok! Ya neye dayanıyor tarikatınız?” Şu cevabı verdi:

“- Bizim tarikatımız zahirde ve batında hak ile buluşmaya dayanıyor.”  

İsmini Şah-ı Nakşibend Hazretleri’nden alan bu yol, çizgisi çizgisine ve noktası noktasına şeriata bağlanmak ve ondan sonra şeriatın bâtınında ki gayeye ulaşmak tarikatıdır.

Şah-ı Nakşibend Hazretleri amelde İmam-ı Azam Hazretlerinin mezhebinden oldukları gibi tarikata bağlı büyüklerin çoğunluğu aynı mezhepten… 

Şah-ı Nakşibend Hazretleri’nin yolunda en büyük kerâmet, kerametin gizlenmesidir. Buna “setr-i kerâmet” derler. Zira hakkın en büyük imtihanlarından biri, velisini ve kulunu kerametle lutuflandırıp, onun, kerâmet ve kendi zâtı arasında neyi seçeceğine bakmaktır. Gaye Allah’tır. Kerâmet değil. Allah’ rızasını kazanmak lazımdır. Tarikatın en nazik geçidi… Birçoğu bu geçitte nesi var nesi yoksa kaybetti.

Şah-ı Nakşibend Hazretleri bir Müridle at sırtında dümdüz bir ovada gidiyorlar. Güneş batmak üzere… Varacakları köy çok uzakta… Müridin kalbinden bir korku geçiyor:

“- Köye varmadan güneş batacak! Karanlıkta ne yapacağız!” Gönül efendisine bakıyor. Hiç oralı değil. Bütün bir vakar içinde dimdik, gözleri ufuklarda… Daha doğrusu kalbinin ufuklarında, sakin ve sessiz yol almakta. Mürid içinden korku ve şüphe duyduğu için utanıyor. Gözlerini yumuyor ve şeyhinin kalbine yönelip teslim oluyor. Müthiş, müthiş!…

Gözlerini açtığı zaman dakikalarca yol aldığı şeyhinden tek kelime bile söylemediği ve tek kelime bile duymadığı hâlde neye şahit olmuştur acaba?

Güneş duruyor! Evet, saatlerce gidiyorlar ve güneş iple asılı bir fener gibi yerinde sabit!

Mürit daha büyük bir korku ve haşyet içinde şeyhinin bâtınına sarılıyor.

Olan nedir? Nasıldır? Olabilir mi? Olamaz mı? Batmayan güneş hakikatte de mi böyledir? Müridin hissin de mi? Bu anda suallerin hepsinden uzakta ve ilahi vecd iklimi içindeyiz. Bu vecd ilahi esrarı gülünç mantık çerçeveleri ile zabt etmekten aciz olduğunu bilmek hâli…

Güneş batmıyor, güya geriliyor! Ve tam girer girmez sanki güneş tavana iple bağlı bir fenermiş de ip kesilmiş gibi birden bire güneş kayboluyor. Ve ortalık simsiyah kesiliyor. O vakit Şah-ı Nakşibend Hazretleri müridine dönüyor ve en büyük kerametten daha ileri şu sözleri söylüyor:

“- Bunlar tarikatın uyanlarıdır! Gaye bu değil! Gaye Allah’tır!”   

Böyleyken setr-i kerâmet daima yerindedir. Şah-ı Nakşibend Hazretleri ancak “izhar et!” emriyle kerâmet gösteren ve onun dışında boynu bükük bir aciz teslimiyet tavrı içinde görülen büyüklerin büyüğü… Büyüklerin son derecesine mahsus tavrın sahibi…

Soruyorlar:

“- Sizden niçin bu kadar az kerâmet sadır oluyor?” Acaba hangi kerâmet şu cevabın derecesindedir:

“- Sırtımızda taşıdığımız bunca vebale rağmen ayakta olmaktan daha büyük kerâmet mi olur?” 

Alaüddin Attar Hazretleri anlatıyor:

“- Şah-ı Nakşibend Hazretleri ile müşerref olduktan sonra meclisleri bende öyle tesir etti ki karar ve irade diye hiçbir sermayem kalmadı. Sohbetlerinden ayrılmak benim için ölüm gibi bir şey oluyor. Bir gün bu hâldeyken bana döndüler:

“”- Sen mi beni dost edindin ben mi seni?” Ben de şöyle cevap verdim:

“- Sizden bana iltifat ve teveccüh gelebilir. Benden de size bağlılık ve muhabbet…”

Yani dostluk ve bağlılık bendedir demeye getirdim. Dediler ki;

— Biraz dinle anlarsın!

Bir saat kadar dinledim. Gördüm ki ruhum da Şah-ı Nakşibend Hazretleri’ne ait aşktan zerre kalmamış buyurdular:

— Bak! Dostluk senden mi imiş benden mi? Sevilenden bir şey gelmedikçe seven sevemez!”

Bir gün yolda Müridleri ile giderken onların hürmetkâr tavırları önünde durdular. Yerde bir köpeğin ayak çukuruna birikmiş pis bir su… Suyu gösterdiler:

“- Ben şu pis sudan daha kirli ve adiyim!”

Hayret ve dehşetle bakan Müridlerine karşı eğilip mübarek yanaklarını suya değdirir gibi yaptılar ve aynı sözü tekrarladılar. Müridler de hayret ve aksini belirtme gayreti o kadar büyüdü ki:

“- Evet, hatta bir kâfirden daha kirliyim ve adiyim!”   

Kâfirden daha adi ve kirli olmak hiçbir mü’minin yakışığı olamayacağına göre maksatları, o kâfirin ihtida imkânına nispetledir. Ne mertebeye yükselmiş olmalıdır ki alçalmak ihtiyacını duysunlar!

Valideleri diyor ki:

“-Oğlum Bahaüddin dört yaşında iken evimizde gebe bir ineğe minicik parmağını çevirip şöyle dedi:

—Bana öyle geliyor ki bu inek bir beyaz buzağı doğuracak… Ve öyle oldu. “

Mevlana Muhammed Herevi , Bağdat’tan kalkıp Buhara’ya Şah-ı Nakşibend Hazretleri’nin sohbetine geldi. Kısa bir müddet sonra da Şah-ı Nakşibend Hazretleri’ne dedi ki:

“- Bana himmet et!”

“- Himmetin vakti var!”

Bir zaman sonra Mevlana Herevi ve başkaları da varken, Şah-ı Nakşibend Hazretleri’nin meclisinde ona hitab ettiler:

“-Yakınıma gel bakalım! Himmet vakti geldi!”  Şah-ı Nakşibend Hazretleri Mevlana’yı öne oturttular:

“- Dikkat et! Ve nasibine kavuş!” şahadet parmaklarıyla Mevlana’nın dizine dokundular. Mevlana kendinden geçti baygın bir hâlde kala kaldı. Şah-ı Nakşibend Hazretleri onu uyandırdılar:

“- Haberin olsun! Zaman ve fırsat kaybolup gidiyor!” Mevlana o kadar fenalaştı ki gömleğini yırttı, Şah-ı Nakşibend Hazretleri:

“- Bu vakit “bağ-ı zeğan” vakti değil!” Bunun üzerine Mevlana büsbütün ızdıraba düştü ve kendisini tam kaybetti. Biraz sonra ayıltıldı. Hakikate erdirildi ve gayeye yöneltildi. Ya “bağ-ı zeğan” da ne? Onu Mevlana anlatsın:

“- “Bağ-ı zeğan” Herat’ta bir yerin ismi. Vaktiyle orada bir dostla konuşurken bana şöyle demişti.

—Bir gün büyük bir himmet sahibiyle karşılaşacaksın! Hâlin o vakit hâl olacak. Bizi hatırla o zaman!

İşte Şah-ı Nakşibend Hazretleri beni kendimden geçirip sonra tekrar kendime getirince o sözü hatırladım! O da o lahzada kalbime girdi ve içindekini açığa vurdu! Bu kadar gezip tozdum ve bunca keşif ve kerâmet sahibi gördüm fakat Şah-ı Nakşibend Hazretleri çapında kimseye rastlamadım! Zannım şu ki bütün dünya da ona denk kimse yoktur!”

“-Bizi unutma ve hatırından çıkarma!” Emrini aldığı hâlde bir seyahatte Şah-ı Nakşibend Hazretleri’ni bir an için gönlünden çıkaran ve başka bir zât ile sohbete gidip Şah-ı Nakşibend Hazretleri’ni hatırlayınca geriye dönen ve sonra huzura gelip mahcup mahcup boynunu büken ve hâlini haber vermeyen bir gence hitapları:

“- Korkma! Biz suçları bağışlarız! Sen benim oğlumsun! Benim oğullarıma kimse tasarruf edemez! Sahip çıkamaz!” Ve latife ederler:

“-Niçin Herat’a gittin de beni unuttun?”

Gencin gittiği ve Şah-ı Nakşibend Hazretleri’ni unuttuğu yer Herat…

Bir derviş bir yer de adamın biriyle kavga ediyor ve onun kalbini kırıyor. Sonra Buhara’ya gidip Şah-ı Nakşibend Hazretleri’nin huzuruna çıkıyor. Ne bir iltifat ne bir şey…  Şah-ı Nakşibend Hazretleri’nin iltifatını kazanmak için rica etmediği ve başvurmadığı adam kalmadı. Tekrar huzura çıkıp gözyaşları içinde yalvarıyor:

“-Köyüne dön! İncittiğin adamın gönlünü al! Hatırını hoş et! Bunu yapmadıkça seni sohbetime alamam!”

Derviş mahzun ve ümitsiz köyüne dönüyor. Fakat incittiği insanın bir türlü gönlünü alamıyor. Bir gün birden bire Şah-ı Nakşibend Hazretleri o köyde… Dervişin evine misafir oluyor. Hemen kalbi incinen adamın evine gidiyorlar ve yanaklarını kapının eşiğine koyup yalvarıyorlar:

“- O suçu ben işledim dervişim değil! Affet!” Adam o kadar müteessir oluyor ki hakkını helâl ve kendisini inciteni affettikten sonra asıl kendisinin affedilmesini istiyor ve dervişler arsına giriyor.           

Şah-ı Nakşibend Hazretleri Tus şehrinde… Bir gün etraflarında kalabalık bir halka Ma’şuk-i Tûsî’nin  kabrini ziyaret ediyor. Kabre yaklaşınca şöyle hitapta bulunuyor:

“- Selam sana! Ya Ma’şuk! Kabrinde hâlin nicedir?”

Kabirden ses geliyor:

“- Sana selam! Ya Bahaüddin! Hâlim gayet iyi ve rahat!” Etraftakilerin hepsi olanları görmüş ve işitmiştir. Mürtlerine hediye gelen bir sepet elmanın tesbihini dinlettiler.

Müritlerinden Emir Hasan anlatıyor:

“- Bir gece Şah-ı Nakşibend Hazretleri buyurdular ki

— Yarın inşallah filan dostumuzun ziyaretine gider ve on, on beş gün kalırız.

Sabah olunca da, dervişleri ile yola çıktılar. Dergâhta öyle mahzun oldum ki ağlamadığım gün kalmadı. İştiyaklarından deli olacak hâle geldim. Akşam oldu. Dervişler garip garip otururken dedim ki:

“- Korkarım ki iştiyakımı keşif ve şefkat gösterip hemen geriye dönmesinler?

O gecenin sabahı dergâh kapısı sert sert çalındı. Şah-ı Nakşibend Hazretleri… Yüzüme heybetle bakıp mırıldandılar:

“- Ben sana on, on beş gün kalacağım dememiş miydim? Niçin önüme dağ gibi bir set çektin?  Ben o dağı aşıp nasıl yoluma devam edebilirdim?” Sonra öbür dervişe döndüler:

“- İşte! Emir Hasan’ın sana dediği oldu! O muhabbet ve hasret yolumuzu kesti! Şah-ı Nakşibend Hazretleri’nin yüzlerinde ki celal ifadesini görünce ayaklarına kapanıp af istedim. Af buyurdular ve dediler ki;

— Eğer muradın benden ayrılmamaksa beni her an kendinle bil ben senden ayrı değilim! Bundan böyle ayrı sanma!”(Sen seni sevdiğinle bil, o,seninledir.)

17) ALAÜDDİN ATTAR (K.S.)

 Doğum tarihi bilinmemektedir. H. 802 yılın Recep ayında vefat ediyorlar.

Şah-ı Nakşibend Hazretleri’nin baş halifesi ve damadı…   Çocukluğundan beri para ve maldan öyle tiksindi ki babasının vefatından sonra mirasına elini bile sürmedi. Henüz çocukken Şah-ı Nakşibend Hazretleri, Alaüddin Attar’ın annesine:

“- Çocuk buluğa erince haberim olsun!”diye tembih etmiş ve buluğ haberini alır almaz “Kasr-ı Ârifân’dan kalkıp şehre inmiş ve Alaüddin Attar’ı aramışlardı. Alaüddin Attar bir eski hasır parçası üzerine oturmuş, bir tuğlayı yastık edinmiş kitap okumakla meşgul! Alaüddin Attar , Şah-ı Nakşibend Hazretleri’ni görünce yerinden fırlayıp en büyük tazim edasıyla bu büyük insanı hiç de ikram edilebilecek bir makam olmayan kendi yerine oturtmak istedi. Şah-ı Nakşibend Hazretleri lütfen bu yeri kabul etti ve Alaüddin Attar’a tepeden inme;

“- Evimde henüz bu gece buluğa ermiş bir kızım var! Sana vermek istiyorum! Alır mısın?” buyurdu. Alaüddin Attar daha evvel hiçbir nişane göstermeyen bu semavi nailiyyet karşında şöyle cevap verdi:

“- Hakkımda bundan büyük saadet olmaz! Fakat ben dünya imkânlarından hiç birine malik değilim! Gereken şeyleri nasıl yerine getirebilirim?” Şah-ı Nakşibend Hazretleri tebessüm etti:

“- Benim kızım sana mukadderdir. Bu bakımdan mahzun olma!”

Alaüddin Attar Şah-ı Nakşibend Hazretleri’nin iffet madeni kerimelerini aldı ve ondan; Hasan Attar, Hoca Şahabeddin, Hoca mübarek, Hoca Alaüddin İsmail adlı oğulları dünyaya geldi. Her biri ilahi visal yolunun büyük kahramanları…

Geçim yolunda ilk teşebbüsü efendisinin emri ile pazarda elma satmak…

O, o türlü ilerledi ve yükseldi ki şeyhinin gözünde tam kemal ifadesini buldu. Şah-ı Nakşibend Hazretleri hayatında iken bile nice Müridlerinin terbiyesini Alaüddin Attar’a emanet etti ve dediler ki;

“- Alaüddin bizim yükümüzü çok hafifletmiştir. Onun sohbetindeki nüfuz ve terbiyesindeki sır yüzünden nice istekler erginlik ve yakınlığa kavuştu.”

Buhara’da zahir ehlinden bir topluluk arasında bir münakaşadır kopuyor:

“-Ru’yet, yani Allah’’ın görülmesi mümkün müdür, değil midir?” İnkâr eden edene… Hepsinin de Alaüddin Attar’a itimatları büyüktür. Huzuruna çıkıyorlar ve meselelerini arz ediyorlar:

“- Üç gün tam bir temizlik içinde devamlı olarak ve tek bir kelime konuşmadan meclisimizde oturun. Ondan sonra hükmümüzü verelim! “

Emri aynı ile yerine getiriliyor. Üçüncü günün sonunda bir levha! Münakaşacılar öyle bir vecd, kendinden geçme ve her şeyi kaybetme hâlindedirler ki birden bire yere düşüyorlar ve çırpınmaya başlıyorlar, şeyhin bir nazarı ve kendilerine geliş ve cevap:

“- İnandık! Ru’yet hak imiş! Allah’’ı görmek mümkün imiş!” onun sözü:

“-Böyle düşenlerin yolunu kesen kendileri, kendilerindekini kendiliktir! İnsanların külli ilme ulaşamayışları, kendi cüz’i ilimlerinden geçemeyişlerindendir. İradesini hakkın iradesinde, kudretini hakkın kudretinde yok etmeyen hakka varamaz. Bunun için de yol; şeriat sahibinin her emrini yerine getirip hakkın muradını nefsin muradına takdim etmektir!”

Hicretin 802. yılı. Recep ayında hasta yatağına serildi ve on sekiz gün yatıp vefat etti.

Vefat ettikleri günün gecesi, Müridlerinden birinin gördüğü bir rüya… . Alaüddin Attar Hazretleri… Beşaşetli, nurlu, saadetli, diyorlar ki:

“-  Allah’’ın ikram ve lutfu hesaba gelmez. En küçüğü şu ki; mezarımın kırk fersah uzaklığına kadar yakınında defin edilecek her mevtaya şefaat etmeye mezunum.”

18) YA’KUB ÇERHÎ(K.S.)

Doğum tarihi bilinmemektedir. H. 851 yılında vefat ettiler. Kabirleri, Halfeti adlı bir hisar köyündedir.

Alaüddin Attar Hazretlerine bağlı kol başlarından… Aynı zamanda Şah-ı Nakşibend Hazretleri’nin eteğine yapışanlardan… Gazne’nin Çerh köyünden… Başlangıçta Herat’’tan Mısır’a kadar gezdi ve bütün zahiri ilimleri öğrendi. Derken ilahi cezbe ve her şey tamam… İş mürşidini bulmakta…

Mürşidini ararken yolda önüne bir meczup çıkar…

“- Ya’kub! Adımlarını çabuk at! Kabul edilenler zümresine girmek için pek az vakit kaldı!” Ve meczup yol üstünde birkaç çizgi çizer. Bu çizgileri sayan ve eğer tek çıkarsa muradına ereceğini tasarlayan Ya’kub, bakar ki sayı tek. Doğru Şah-ı Nakşibend Hazretleri’ne… Şah-ı Nakşibend Hazretleri ile arasında şöyle bir konuşma geçer:

“- Gidilecek zamanda mı geliyorsun?

— Hizmetinize girmek istiyorum!

— Ne yüzden?

— Çünkü siz bir ulu kişisiniz. Herkesin makbulüsünüz!

— Eğer herkesin makbulü olmak şeytani bir hâl ise ona bundan parlak delil olur mu?

— Size bir hadis ile cevap vereyim: “Allah’ bir kulunu dost edinmek isterse onu herkese sevdirir.”

— Güzel!”

Ya’kub Çerhî Şah-ı Nakşibend Hazretleri’nin eteklerine yapışıyor. Aynı gün Şah-ı Nakşibend Hazretleri’nin Ya’kub Çerhî’ye hitabları:

“- Biz kimseyi kabul edemeyiz! Kabul etsek de çok ince eleyip sık dokuduktan sonra karar veririz! Zira kabul şartlarının iki taraflı olması pek nadir tecelli eder! Kâh Mürid kabul edilmeye layıktır, kâh kabul ehliyetinde pir bulunmaz! Bazen de pir vardır kabule layık Mürid yoktur! Biz kendi kendimize iş göremeyiz! Uykuya varalım da bakalım bu gece ne olur? Seni kabul ederlerse biz de ederiz!”

Ya’kub Çerhî diyor ki:

“- Ömrüm de tek bir gece geçirdim, sabaha kadar her zerremin ayrı ayrı tutuştuğu, yandığı bir gece. Sabaha kadar kıvrandım, durdum. Ya beni kabul etmezlerse? Hâlim ne olur?…

Ya’kub Çerhî tek saniye uyuyamamış, şafak vakti Şah-ı Nakşibend Hazretleri’nin huzuruna çıkıyor. Bir “ evet” ile “hayır” arasın da ebedi hayatı kazanacak veya kaybedecek mevkidedir. Şah-ı Nakşibend Hazretleri tebessüm buyuruyorlar:

“- Ya’kub! Kabul edildin!”

Ya’kub Çerhî ebedi saadetin tacını giymiştir. Terbiyesini Alaüddin Attar’a havale etmişlerdir.

Hicretin 851. yılında mukaddes emaneti ‘Ubeydullah Ahrar Hazretlerine devrederek ebedi saadet âlemine geçiyorlar.

19) UBEYDULLAH AHRÂR (K.S.)

H. 806 yılında Taşkent’in Bağistan köyünde dünyaya geldiler. 89 yıl yaşadılar. H. 895 yılında Semerkant’ta vefat ettiler.

Mukaddes emaneti Ya’kub Çerhî Hazretlerinden aldı. Zahir ve batın ilimleriyle donanmış olarak… Çocukluğundan beri şanlı nasibi ışık saçanlardan… O kadar güzel ve nurluydu ki görenler iradesiz, kendilerini medhü sena ederlerdi.

Yıldız yüzüne bakar güzelliğine medhiyye okur.

Melek çehrene dalar, sana dualar eder.

Anne tarafından Hazreti Ömer’e bağlanıyor. Baba tarafından da büyük asalet ve ilim payesi. Hicri 806 Ramazan’ında Taşkent’in Bağıstan köyünde dünyaya geldiler. Annesi hayız hâlindeyken memesini emmedi. Kendilerine batın yolunun açıldığı ilk devrede Şaş vilayetindeydiler. Büyüklerden çoğuna rast geldi. Çoğuyla sohbet etti fakat büyük emaneti Ya’kub Çerhî’den başka kimsede bulamadı.

Tahsilini tamamlamak için yirmi iki yaşında Semerkand’a gitti. Orada iki yıl kaldı. Yirmi dört yaşlarında büyük velilerden Seyyid Kasım Enver Hazretleri ile sohbet etti. Ondan Mevlana Şerefüddin Hamuş Hazretlerine geçti. Hoca Seraceddin Piri Çeşti Mevlana Şaşi, Hoca Alaüddin Gücdüvani, Mevlana Hüsameddin Parisa ve daha nice büyüklerin elinden geçti. Nihayet Alaüddin Attar Hazretlerinin mübarek kabirlerini ziyaret emeli ile Celaniye’ye gitti. Kabri başında durdu. Büyük veliyi selamladı.

“- Medet! Ruhaniyetine sığınıyorum!” diye ondan himmet istedi. Saatlerce gözlerini yumarak bir tecelli bekledi. Bu mezarın başından ayrılınca yolu hemen Ya’kub Çerhî Hazretleri’ne düştü. Şeyhin eteğine kapandı ve hizmetine girdi. Yalnız üç ay… Ya’kub Çerhî’nin yanında ve hizmetinde yalnız üç ay kadar kaldı. Bu üç ay ‘Ubeydullah Ahrar Hazretleri’ nin kemale ermeleri için kâfi geldi. Derken Buhara ve etrafında her köşeyi yokladılar. Şah-ı Nakşibend Hazretleri’nden, üstünde bir nur taşıyan kim varsa gördüler ve görüştüler ve tam yirmi dokuz yaşında Taşkent’e  döndüler. Ve orada zahirde ziraat, batında ise Allah’ ile meşgul olmaya devam ettiler. Ziraatların da o kadar bereket ve genişlik kazanmışlar ki mahsullerini saklayabilmekte aciz kalmışlardı. Sözleri…

“- Senede mahsullerimden elli bin batman öşür verirdim.” Bereket, bereket, bereket… Ziraatlarından elde ettikleri bereketleri hiç kimse görmedi. Mevlana Camii bu bereket için:

“- Onun tarlasında ki ekin bereketi ahiret ekininden misaldir” diyor. Büyük babası Hoca Şahabettin, vaktin kutuplarındandı. Öleceğine yakın çocuklarını görmek istedi.

“- Mehmet ve Mahmud İncir-i Fâ’nevi’yi getirin! Göreyim! Kendilerine veda edeyim!” Oğulları yanlarına kendi oğullarını yani Hoca Şehabettin’in torunlarını da aldılar. Pek küçük yaşta bulunan ‘Ubeydullah Ahrâr’da beraber.

Hoca Şehabettin küçük ‘Ubeydullah Ahrâr’ı görünce gözü başka birini göremez oldu. Yatağında doğruldu, hürmetkâr bir tavır takındı ve torununu kucağına alıp şöyle dedi:

“- Bana müjdelenen çocuk budur! Yakında şeriat ve tarikata büyük yollar açacak olan kahraman budur! Ve büyük kahraman…

Şeyh Ebu Sait anlatıyor:

“- ‘Ubeydullah Ahrar Hazretleri’ Herat’’ta bulunurken hizmetlerine gidip feyz alırdım. Hakkımda fevkalade iltifat ve teveccüh gösterirlerdi. O sırada nasılsa bir kadına tutulmuştum. Bir gün izbelerde o kadınla konuşurken dışarıdan gök gürültüsü gibi ‘Ubeydullah Ahrar hazretlerinin sesini duydum:

“- Ebu Sait! Ne yapıyorsun? Bu küstahça harekete nasıl girişirsin?” sesi duyar duymaz o hâle geldim ki hemen başımı aldığım gibi kaçtım ve ‘Ubeydullah Ahrar Hazretleri’ne can attım. Beni görünce şöyle buyurdular:

“-Allah’ın yardımı sana yar olmasaydı şeytana kapılmıştın, gitmiştin.”

Aynı Ebu Sait bir gün de, yine nefsine kapılarak şarap içmek sevdasına düşüyor.  Hizmetçisine emir veriyor.

“- Şarabı al! Gece olunca getir ve bana seslen! Ben bir ip uzatır ve yukarıya çekerim!” Şarap geliyor ip uzatılıyor fakat yukarıya çekilirken şişe duvara çarpıp parçalanıyor. Ebu Sait canı sıkılmış. Yatıp uyumuş. Sabahleyin de kimsecikler görmesin diye şişe parçalarını sokaktan kaldırıp bir tarafa atmış. ‘Ubeydullah Ahrar Hazretleri’ne gitmiş. İlk sözleri:

“- Şişenin nasıl kırıldığını ve ne ses çıkardığını kulaklarınla işittin! Eğer o şişe kırılmasaydı benim kalbim kırılacaktı ve kırılan kalp bir maddenin sesini çıkaracaktı. Sen de beni bir daha göremeyecektin!”

Bunun üzerine Ebu Sait bu gibi hâllere tâ can evinden tövbe ediyor. Sözleri:

“- Bu bizim yolun işi, asla nefsini zorlamadan daima Allah’a yönelmek ve Allah ile olmaktır.”

20) MUHAMMED ZÂHİT BEDAHŞÎ (K.S.)

Doğum tarihi bilinmemektedir.1530 (H.936) senesinde Semerkand’a bağlı Hisar’ın Vahş köyünde vefat etti. Kabri oradadır.

 ‘Ubeydullah Ahrâr Hazretleri’nin ilk halifesi, son emini…  Mukaddes emanet yirminci el olarak O’na teslim edildi. Silsilenin büyüklerinden. Daima olduğu gibi vaktinin kutuplarından… Edip, şair, ârif, zârif…  Fakirlik, alakasızlık, züht, bağlılık, itaat gibi makamların bir tanesi…

‘Ubeydullah Ahrâr Hazretleri’nin hizmetlerine ulaşmadan evvel senelerce riyazet ve nefis mücahedesi ile meşgul oldu. Senelerce gözüne uyku girmedi. Nihayet bir gün gaipler âleminden bir işaret aldı ve ‘Ubeydullah Ahrâr Hazretleri’ni buldu. Allah kimin kimi bulmasını isterse onu bulur. Manevi işaret Muhammed Zahit Hazretleri’ne yalnız gideceği yeri bildirmişti.  Muhammed Zâhit Hazretleri bir ata binip günlerce dere tepe düz, bu esrarlı noktaya doğru yol aldı. O bir taraftan daMürid kendisine doğru geleni karşılamaya memur. O da bir ata bindi. Emaneti teslim edeceği kahramanı karşılamaya çıktı. Bir yerde buluştular. Birbirlerine baktılar. Atlarından indiler. Bir ağaç altında oturdular. ‘Ubeydullah Ahrâr Hazretleri hemen oracıkta Muhammed Zâhit Hazretleri’’ni irşat dairelerinin içine aldı. Bir defada ufukların ufkuna geçirdiler. Erdirdiler. Dediler ki:

“- Haydi! Şimdi git ve Allah’ı isteyenlere yol göster! İrşat makamı senindir!”

Mürşit ile Mürid ebediyen tek nokta içinde ayrılmamacasına beraber olmak üzere bir daha birbirlerini görmediler. Hicri 932’de ebedi vuslat diyarına göçtüler. “Rahş” isimli mevkide gömülen naaşları, gökten nur iplikle altın halkaya bağlandı.

21) DERVİŞ MUHAMMED (K.S.)

Doğum tarihi bilinmemekte olup, 1562 (H.970) senesinde vefat etmiştir.

Mevlana Derviş Muhammed Hazretleri Muhammed Zâhit Hazretleri’’nin elinden emaneti almaya en layık halef…  Cezbe, istiğrak, zevk, şevk, cömertlikte eşsiz…  O da piri gibi mürşidini bilmeden ve görmeden on yıl riyazetle ömür sürdü. Harabeler de devamlı zikir ve fikir…  Bir gün yine harabelerde…  Açlığın tesiri ile bütün mecali tükenmiş…  Mübarek başını semalara kaldırmış…  Allah karşısında hazır… “Eğer isteğin sabır ve kanaat ise git Muhammed Zâhit Hazretleri’’ni bul! O sana sabır ve kanaati talim eder! ”  şeklinde lahuti bir hitab. Ve gidiş ve buluş ve oluş ve eriş…

Hicri 970’de vefat ettiler. “Buslar” isimli yerin bir köşesine ebediyet kokusuyla ıtırlandırıldılar.

Zî sermest aşk imdi ve sâş

Bârâ âşık rehber Muhammed.

İrtihâllaerine tarih düşmüştür. (k.s.) Âmin.

22) HÂCEGÎ EMKİNEGÎ (K.S.)

Doğumu 918 vefatı ise 1008 hicri tarihidir.

918 Hicri tarihinde dünyaya geliyor ve Emkenek kasabasın da oturuyordu. Kendisi değil de babası Mevlana Derviş Muhammed Hazretleri’’nin halifelerinden…  Fakat mukaddes emanet babasına değil kendisine düşüyor.

Hangi Müridten bahsedilir? Altın halkanın hangi ferdinde her güzellik, doğruluk ve iyilik birleşmiştir ki?

Kendi hâllerini, kerametlerini büyüklüklerini, iyiliklerini o türlü halkın gözünden sakladı ve kendini o türlü namsız ve nişansız kıldı ki işte hakkında birkaç kelimeden başka sermaye bulamıyoruz. Bundan büyük büyüklük mü olur?

Hicri 1008’de doksan yaşında göçtüler. Emkenek kasabasın da doğdular, orada gömüldüler.

23) HOCA MUHAMMED BÂKÎ BİLLÂH (K.S.)

H. 971 yılında Kabil şehrinde doğdu. H. 1012’de daha genç iken vefat ettiler.

Dış nisbeti Hoca Emkinegi Hazretleri’ne varırken iç nisbeti yani zahiri mürşit yolundan ayrı ve bazı velilere has manevi feyz bağı Şah-ı Nakşibend Hazretleri’ne erişir… Vefat etmiş bir velinin ruhunun terbiyesi altında meydana gelen bu nispette zahiri mürşit dışı kazanılan feyze “üveysi” denir. Şah-ı Nakşibend Hazretleri de aynı nisbet yolundan gelmiştir.

Altın silsilenin her biri gibi zamanın kutbu…  Cezbe, aşk, züht, takva, iç ve dış kemaller O’nda çizgili bir mimari motif gibi merkeze dökümlü… 

 ‘Ubeydullah Ahrâr Hazretleri’nin ruhaniyetlerinden de feyz almak nasibine erdiler. Gençliğinde Kâbil’den kalkıp Semerkand’a geldiler. Orada zahiri ilimleri tamamlayıp Emkinegi Hazretleri’’nin batın kapısı onda dize geldiler.

“- Ey batın âlemi! Bize açıl!”

Küçük oğlu Hoca Muhammed Abdullah elinde bir ayna olduğu hâlde babasının huzuruna girdi. Hoca Hazretleri’ buyurdular:

“- Aynada kendine bak!”

Oğlu taaccüple aynaya baktı. Müthiş! Aynada kendi değil babası! Hoca Muhammed Baki Billâh Hazretleri…  Hem de siyah sakallı değil aksakallı. Hoca Muhammed Baki Billâh Hazretleri':

“- Yüzümde gördüğün parlaklık Allah’ın nurlarından! Şaşacak bir şey yok!”

Namazda imamın arkasında Fatiha okuyorlar. Hemen İmam-ı Azam Ebu Hanife Hazretleri’nin ruhu tecelli ediyor:

“- Ey şeyh! Benim mezhebime bağlı büyük ve küçük nice evliya geldi! Bunlardan hiç biri imamın arkasında Fatiha okumazdı! Sen de okuma!” 

Az yemek, az uyumak, az konuşmak şiarları…  Her gece Kur’an-ı Kerim’i hatmederler sonra şafak sökünceye dek “Yasin” suresini okurlardı. Şafak sökerken de Allah’a yalvarırlardı:

“- Rabbim! Geceler niçin böyle çabuk geçiyor?”

Büyükler büyüğü İmam-ı Rabbani Hazretleri’nin yakınlarından ve Hoca Muhammed Baki Billâh Hazretleri’ nden bir iki batın sonra gelenlerden Mevlana Bedrettin Serhendi Hazretleri anlatıyor:

“- Bir zamanlar Hoca Muhammed Baki Billâh Hazretleri’ nin gömülü olduğu yere gitmiştim. Mezarlarına yönelip ruhaniyetlerini bekledim. Bana Nakşî yolunun bütün nisbetlerini verdiler. Oradan Hoca Kutbettin Bahtiyar Hazretleri’nin mezarlarına geçtim. Şöyle bir hitab geldi:

” -Size Hoca Muhammed Baki Billâh Hazretleri tarafından verilen nisbet bizdendir.”

 Hoca Nizamettin Hazretleri’nin kabrine geçtim. Şöyle bir hitab aldım.

“-Bizim nisbetimiz de sevilmek ve naz hususiyeti galiptir. Hâlbuki Hoca Muhammed Baki Billâh Hazretleri’ nin size verdiği nisbette sevmek ve yalvarmak noktası galip! Size bu nisbet yeter!”

Seyyid Gulam Ali Dehlevi:

“- Hoca Muhammed Baki Billâh Hazretleri’nin kabrine gittim ve yalvardım. Ey şeyh! Senin teveccühünle Ahmet Faruki ikinci binin yenileyicisi oldu. Ben fakire de feyzinden bir zerre ihsan etmez misin?”

Birden dehşet içinde gördüm ki Hoca Muhammed Baki Billâh Hazretleri mezarından kıyam ediyor, yaz günü ve hava çok sıcak…  Üstelik güneş tâ tepemizde…  Fakat o ana kadar duymadığım sıcaklığı Hoca Muhammed Baki Billâh Hazretleri’ nin ruhaniyeti tecelli edince duydum. Kavrulur gibi oldum! Kalktım ve kaçtım! Bu kadarcığı ile de büyük feyizler kazandım. Ya sabır ve tahammülü bilseydim? Dayanamazdım!

Hicri 1013. yılında kırk yaşında bir genç oldukları hâlde vefat ettiler. Geride bıraktıkları veliler velisi, Allah’ın resulünden sonraki ikinci binin yenileyicisi (biz onun devresi içindeyiz) İmam-ı Rabbani Hazretleri’dir.

24) İMAM-I RABBANİ (K.S.)

Hicretin 971. senesinde Hindistan’ın Serhent kasabasında dünyaya geldiler. H. 1034 yılında vefat ettiler.

Müceddid Elif –i Sani şeyh Ahmed Faruk-i Serhendi eseri, Allah ve resulünün kitaplarından sonra dinin en büyüğü…  Zâtı da velinin derecelerinin ufku… 

Nesepleri yirmi sekizinci basamakta Hazreti Ömer’e varır. Faruk-i sıfatı bu yüzden…  Nakşı, kadiri, Çeşti, sühreverdi, kübrevi yollarını daha nice yolla beraber nefislerinde topladılar. “Mektubat”  larında buyurdukları gibi bir murâkabe anı! Allah’ın resulü tecelli ediyorlar:

“- Sana şimdiye kadar hiç kimseye verilmeyen izni vermeye geldim. Sen hangi cenazenin namazında bulunursan o af edilecek ve cennete girecektir.”

Bahaneler âleminde ellerinden tutmaya memur mürşit, şeyh Hoca Muhammed Baki Billâh Hazretleri… 

Şeyhinin hizmetinde o türlü yükseldiler ki mürşit bütün Müridlerinin terbiyesini kendilerine havale etti. Hatta bizzat mürşit feyz almak için müridinin meclisinden ayrılamaz oldu. Mürşidinin sözü:

“- Ahmed öyle bir güneştir ki iki cihan onun feyiz ve fazlından ışık alır.”

İmam-ı Suyuti Hazretleri  şu mealde gerçek bir hadis rivayet eder:

“- Benim ümmetimden “sıla” adında biri gelecektir ki onun şefaati ile nice insan cennete girecektir.”

Tasavvuf âlimleri arasında İmam-ı Rabbani Hazretleri’ne “sıla” adı verilir. Buna göre hadis kendilerine işarettir. Sıla; iki şeyi birleştiren mânâsına…  O şeriatla tarikatı birleştirdi. Zikir halkasında gaipten bir nida duyuyorlar:

“- Sana ve kıyamet gününe kadar senin vesilenle bana yönelecek olanlara mağfiret ettim.”

İlk halifeleri şeyh Numan. Rüyasında Allah’ın resulü ile Ebu Bekir Hazretleri’ni görüyor. Kâinatın efendisi Ebu Bekir hazretlerine diyor ki:

“- Ebu Bekir! Numan’a haber ver her kim Ahmed’in makbulü ise benim de makbulüm Allah’ın da…  Şeyh Ahmed’in istemediğini ben de istemem, Allah’ta…”

İmam-ı Rabbani Hazretleri’nin Müridlerinden biri de rüyasında Hızır’ı görüyor. El almak istiyor. Aldığı cevap:

“- Sen öyle birine bağlısın ki onun irşadı sana ve bütün âleme yeter!”

 Seyyid Salih şöyle söylüyor:

“- Şeyh Ahmed Faruk-i Hazretleri beni biri için uzakça bir yere gönderdi. Yolda Kureyş Suresi’ni  sık sık okumamı emretti. Eğer bir sıkıntıya uğrayacak olursam, kendilerine isimleri ile nida etmemi tembihlediler. Yolda ıssız bir sahraya düştüm. Çalılıklardan müthiş bir canavar çıktı! Hemen şeyhimi isimleri ile imdada çağırdım. Bir anda canavar geriye dönüp kayboldu. Yoluma devam ettim.”

“ Ravdat’ül-İslam” sahibi anlatıyor:

“- İmam-ı Rabbani Hazretleri’nin kendilerinden sonra dünyada iki büyük harikaları kaldı. Biri “ Mektubat”…  Onda ki hikmet ve hakikat derecesine kimse ulaşamadı. Öbürü de çocukları…  Hiçbir baba oğullarına bu derecede tesir edemedi ve onları kendi dengine çıkaramadı.” Başta Şeyh Muhammed Masum, yedi oğlu…  

Bir gün murâkabede kendilerine kadiri nisbetini veren şeyh zuhur edip, omuzlarına Abdu’l-kadiri Geylani Hazretleri’nin hırkasını koyuyor. Kadiriliğin feyzi içinde uçarlarken hatırlarına bir incelik geliyor:

“- Ben Nakşî yoluna bağlıyım! Şimdi de beni Kadirilik bağının tecellileri sarıyor. Sakın bu hâl Nakşî büyüklerini incitmesin?”

O zaman üzerlerinde ne kadar bağ varsa hepsinin birden büyükleri tecelli edip bir ağızdan hitap ediyorlar:

“- İmam-ı Rabbani Hazretleri bizdendir!”

Asıl yolu Nakşîlik, her yoldan da kendilerine ayrı bir cadde…  “Müceddid Elif –i Sani” ikinci bin yılın yenileyicisi demek…  Birinci bin yıl topyekûn zaman için olduğu gibi zahiri nisbetle de Allah’ın Resulüne ait…  İmam-ı Rabbani Hazretleri ise topyekûn zamanın sahibine tabi olarak ona ait hikmetlerin ikinci bin yılda yenileyicisi…  Böyle olunca, daima başbuğ emrinde…  En büyük birliğin kumandanı İmam-ı Rabbani Hazretleri…  Bu günün zamanı da onun izini taşıyor. Daha 600 küsur sene taşıyacak…  İmam-ı Rabbani Hazretleri’ni anlamaya doğru bir dış ölçü…  Buyuruyorlar ki:

“- Kıyamet gününe kadar bu yenileyici yola girecek olanları tek tek gördüm ve bildim. Allah’ın izniyle hepsinin ismi ve cismi bana bildirildi. Bu yola gireceklerin de baştanbaşa ateşten kurtulacakları müjdelendi!”

Şeyhin uzaktan cezbesine tutulanlardan biri günlerce yol alıp Serhend’e geliyor. Kasabaya akşamüstü vardığı için İmam-ı Rabbani Hazretleri’ni rahatsız etmek istemiyor ve bir tanıdığın evinde misafir kalıyor. Gece şeyhinden konuşuyorlar. Meğer bu adam inkâr edenlerdenmiş. Kötü konuşuyor! Sabahleyin uzakların yolcusu huzurda…  İmam-ı Rabbani Hazretleri hiçbir söz açılmadığı hâlde buyuruyorlar ki:

“- Gece misafir olduğun insan sana bizim hakkımızda bir sürü yalan söyledi!”

Kendilerine ilk defa ikinci binin yenileyicisi ismini veren büyük zâtta başlangıçta inkâr edenlerdenmiş! Rüyasında kendisine okutulan bir ayet, gözlerini ve ruhunu öyle açıyor ki İmam-ı Rabbani Hazretleri’nin delisi divanesi oluyor.

Hastalandılar…  Ceviz istediler. Bir kap içinde yanı başlarına ceviz konuldu. Elleriyle kabı karıştırdılar ve bir tanesini yediler ve buyurdular ki:

“- Bu cevizi alın! Hastalara veririsiniz!” Cevizden yiyen hasta iyi olur.

Çocukluğunda da, hayatlarından ümit kesilecek şekilde hastalanmışlar ve zamanın kadiri büyüklerinden birine götürülmüşlerdi. Şeyh istikbalin şeyhler şeyhini kucağına yatırmış ve:

“- Merak etmeyin! Bu çocuğun ömrü uzun ve nasibi büyük olacak! Kimsenin varmadığı mârifet ufku bu çocuğundur!” demiş ve onu övmüştü.

Seyyidlerden kâinatın efendisine bağlı mukaddes nesilden birisi Muaviye  Hazretleri’ne düşmanlık edermiş…  Bir gün bu Seyyid “Mektûbât”ı okurken orada Muaviye’nin medh edildiğini görür ve öfkeyle “Mektûbât”ı yere atar. Aynı günün gecesi rüyasında İmam-ı Rabbani Hazretleri… seyyidi kulağından tutar ve haykırır:

“- Cahil! Sözümüze ve ölçümüze güvenmiyorsun, öyle mi? Gel! Seni ceddin ve peygamber evinin mümessili Hazreti Ali’ye götüreyim de gerçeği ondan öğren!” huzura çıkarlar. Peygamber evinin mümessili ve güya kendisine sevgi iddialarını köpürten köpürtülen Muaviye nefretinin vesilesi büyük imam şöyle buyurur:

“-  Sakın Allah resulünün sahabelerine düşmanlık etme! Peygamber dostlarına çatan ve Şeyh Ahmed’in tam mânâsıyla hak olan ölçüsünü dinlemeyen felakettedir!”

 Ayrıca, İmam-ı Rabbani Hazretleri’ne emir verildi!

“-Bu cahil sözden anlamıyor! Göğsüne vurunuz ki aklı başına gelsin ve tövbe etsin!”

Emir Hazreti Ali’den geldiği için İmam-ı Rabbani Hazretleri seyidin göğsüne vururlar! Seyyid uyandığı zaman göğsünde müthiş bir sızı İmam-ı Rabbani Hazretleri’nin yumruk izi ve kalbinde derin bir nedamet, anlayış ve tövbe arzusu… 

Gidip İmam-ı Rabbani Hazretleri’nin mübarek ellerine yapışır ve bir daha bırakmaz. “Mektubat” üç cilttir ve aslı farisicedir. İçinde birkaç Arapça mektup da vardır. Bütün İslam dillerine tercüme edilmiştir. İmam-ı Rabbani Hazretleri’nin anlatılmaz büyüklüğünü bu eserden daha iyi anlatacak vasıta yok…

“Mektûbât”ın getirdiği en büyük yenilik “Vahdet-i Vücud” meselesini aklın son haddi ile tespit etmesi ve Muhyiddin Arabî Hazretleri’nin yanlış anlaşılan ve eserle müessiri bir gösterdiği vehmine düşülen “Vahdet-i Vücud” davasını tam gerçeğe bağlamasıdır:

“- Allah’ tecelli eder ötelerin ötesinde…  Ötelerin ötesinde.!”

Yani nerede O’nu buldum ve teşhis ettim sanırsan O, O’nun da ötesinde…  Ne ki, O zan edersin, O zan ettiğin şey O’na perdedir. Böylece O (heme öst) değil (heme ez öst)…  (Her şey O) değil de (her şey O’ndan).

“Mektubat” ikinci bin yıla girerken bin bir fesada bulanan İslam davasının en mahrem inceliklerini, ikinci bin yılın yenileyiciliğini haysiyetle billurlaştırmış, Allah ve resulünün kitaplarından sonra dinin en muazzam eseri olmuştur.

İmam-ı Rabbani Hazretleri’nin büyüklüklerine ve eriştikleri misilsiz tecellilere ait bütün ölçüler “Mektûbât”ta… :

“- Allah’ bana rahmetiyle tecelli etti! Rahmetten başka hiçbir şey göremedim! Kahrı ile tecelli etti kahrından başka hiçbir şey göremedim!”

Hicri 1034 yılında yeniledikleri fesat asrının başlarında, gözleri bu asrın Muhammedi nuru karartan zulmetlerinde, dünyaya veda ettiler. Fakat öyle bir nur ipliği bıraktılar ki karanlık fezayı doldursa onu paket içinde sarar ve ebediyet istilasını ona bırakmaz. Galib Allah’! Ve ebedi nur!..

Vefatlarında Hindistan usulünce ellerini göğüslerinde bitiştirip bağladılar. Biraz sonra ellerin titrediğini, kımıldadığını bağını gevşettiğini, çözdüğü ve serbest kaldığını gördüler. İmam-ı Rabbani Hazretleri kollarını İslam âdetince iki yanlarına uzattılar. Ve öylece hareketsiz kaldılar.

Bu küçük hadise ikinci bin yılın yenileyicisine ait. Ne büyük hakikat ve mârifet içinde şeriata kılı kılına bağlı olmanın ne harikulade remzi var! Kerâmet üstü…  O peygamberin yolundan kıl kadar dışarıya sekmedi ve yalnız bu sırrı talim etti.

Bu alâyişsiz, kerametin belirtilmesini denaet bilen, şeriattan başka mizan ve ölçü tanımayan, boş ve manasız tek kelimesi ve hareketi olmayan, dışarıdan kuru gibi görünüp de içeriden avizelerini her mumunda bir güneş parıldayıcı bir sarayın sahibi büyükler büyüğünü anlayabilmek, onu anlatabilmek kadar çetin…

Keşifte, Allah’ın resulüne, İmam-ı Rabbani Hazretleri’ne:

“- Allah’ ötelerin ötesinde…”düsturunun okunduğunu görüyorlar. Allah’ın resulü bu düsturu birkaç defa tekrar ettirip buyuruyorlar:

“- Ümmetimin içinde var mı onun gibi birisi?” ümmetin peygamberi gözüyle görenlerden sonra en büyüğü…

25) MUHAMMED MA’SUM  (K.S.)

H. 1007 tarihinde doğdu. H.1097’de vefat ettiler.

İmam-ı Rabbani Hazretleri’nin ortanca oğlu…  İkinci bin yılın dokuzuncu yılında doğdular. Hicri 1009 ikinci bin yılın yenileyicisi babalarına layık olmakta en üstün insan…  O kadar ki ömürleri boyunca işledikleri tek günah mevcut değil…  Bu yüzden “ Ma’sum”… 

Babaları İmam-ı Rabbani Hazretleri tam da bu oğlunun doğumu ile beraber mürşidi Hoca Muhammed Baki Billâh Hazretleri’ni tanımışlar…  Ve buyurmuşlar:

“- Bu oğlumuzun dünyaya gelişi bizim için gayet değerli ve uğurludur! Zira onun doğumu ile beraber bize mürşidimizi tanımak müyesser olmuştur…”

Çocukluğundan başlayarak hayatı misilsiz bir ismet, züht ve Allah’a bağlılıkla geçen Muhammed Ma’sum Hazretleri en kısa zamanda öyle terakki etti ve babasına öyle uydu ki, mukaddes emaneti pek nadir, görülmemiş denecek kadar nadir bir tecelli olarak, maddi neseple beraber babadan oğla intikal ettirdi. Maddi nesebin imtiyazına kulak asmayan ve mutlak bütün beşeriyete açık bir liyakat eseri isteyen manevi sebebi böylece maddi nesebin içine yerleştirdi.

Bu hâli ve rahmani cilveyi gören İmam-ı Rabbani Hazretleri de ömürlerinin sonuna doğru, ipine yapışanları doğrudan doğruya oğullarına emanet etmekte tereddüt etmediler.

Babasının bütün öğütlerini dinledi, hiçbir emrinden çıkmadı ve şeriatı harfi harfine tek mizan bildi. Müridlerinin ve tek nazım ile en üstün derecelere ulaştırdığı insanların sayısı yüz bini aştı.

Hindistan’dan Hicaz’a seyahatlerinde Araptan ve Acemden halkalarına giren insanlar saymakla bitmez.

Babalarının muazzam eseri “Mektûbât”a zeyl olarak kendilerinin de büyük kıymette bir eserleri vardır. Bu eserde babalarına bağlılık ve uygunluk dereceleri apaçık görülür. Eser “Mektûbât”ın en derin tefsirini teşkil eder.

Mensuplarından bir tacir…  Bir yelkenliye bir sürü mal yüklemiş Hindistan kıyılarına doğru geliyor. Müthiş bir fırtına…  Dağlar gibi dalgalar, denizi ikiye biçen yıldırımlar, suyu zerre zerre göğe püskürten kasırga…  Tacir kurtuluş duasında…  Fakat hiçbir sükûnet alameti yok…

Nihayet tacirin ağzından gözyaşları içinde şu nezir kelimeleri dökülüyor:

“- Ya Rabbi! Beni ve malımı kurtar! Kurtulursam ayağımı karaya basar basmaz şeyhim Muhammed Ma’sum Hazretleri’nin dergâhına bin düpye vermeyi nezir ediyorum!” Dehşet! Artık sular da eski mecal yok! Şimşekler susuyor ve rüzgâr duruyor…  Sükûnet…  Tacir ayağını karaya basar basmaz doğru dergâha koşuyor ve başından geçenleri anlatmadan şeyhinin postuna beş yüz düpye  koyuyor! Muhammed Ma’sum Hazretleri mübarek dudaklarında harikulade bir tebessüm, şöyle buyuruyorlar:

“- Sen korku anında bin düpye nezir etmiştin! Şimdi korku geçip araya nefis girince onu beş yüze mi indiriyorsun?”

Tacir titriyor. Şeyhinin ayaklarına kapanıyor. Af diliyor.   Şeyh beş yüz düpyeyi istiyor. Müridine ebedi hayatın şartını mı bağışlıyor?

Hicri 1080 yılında Serhend kasabasında vefat ettiler. Kabirleri ebediyet rehberi arayanların gözünde, işaret kulübesi gibi bir çatıdır.

Sayısız hikmetlerinden biri:

“- Bize Allah’ ın cemal sıfatıyla tecellisinden celal sıfatıyla tecellisi daha sevgilidir. Zira ikincisinde nefsin payı yoktur.”

26) SEYYİD SEYFEDDİN (K.S.)

H.1055’te doğdu. 1098 Hicri yılında vefat ettiler.

Şeyh Muhammed Ma’sum Hazretleri babaları ve ikinci bin yılın yenileyicisi İmam-ı Rabbani Hazretleri o kadar büyük bir insandır ki manevi miras da maddesi gibi…  Daha kâmili ve müstahakkı olmadığı için onun sulbünden gelenlere intikal etmiştir.

Şeyh Seyfeddin de Muhammed Ma’sum Hazretleri’’nin oğlu…  Rabbani hazretlerinin şeriata bağlılığındaki şiddeti babadan oğula sülükleştirmiş olarak, öyle bir züht ve takva sahibi idiler ki kendilerine “sünnetin ihya edicisi” lakabı takılmıştır.

Dünya da gözlerini çelebilen tek bir renk ve çizgi mevcud değil…  Gözleri yalnız vahdet ve vahdaniyet noktasında ve tavırları o noktaya mahsus edep içinde…

O kadar tesirli hâlleri vardır ki nice günahkâr, kendilerini yalnız bir kere görmekle tövbeye can attı…  “Allah’ isminin hudutlarında bir kere söylenişiyle boğazı kesilen bir kuş gibi çırpındıkları olurdu.”

Bir gece Teheccüd namazını eda etmek üzere gece yarısından sonra uyanıyorlar. Memleketin âdetince toprak dam üstüne çıkıyorlar. Sessizlik… Derken kulaklarına uzaklardan derinlerden, bir ney sesi çarpıyor! O kadar müteessir oluyorlar ki kendilerini kaybediyorlar ve damdan düşüyorlar. Vücutlarının birçok yeri inciniyor fakat istiğrakları devam ediyor. Kendilerine geldikleri zaman diyorlar ki:

“- Bazıları bize ahenkli ses dinlemeyi bıraktığımız için dertsiz ve hissiz diyor. Asıl dertsiz ve hissiz onlardır ki dinleyebilmek ellerinden gelmiyor.”

Şeyhin müridlerinden biri böyle bir ahenkli ses meclisinde,  o türlü coşuyor ki kendinden geçip çığlık koparmamak için dudaklarını dişleri ile kanatıyor, kendisini tutuyor fakat daha fazla dayanamayıp yığılıyor, ölüyor.

Hadise Muhammed Ma’sum Hazretleri’’ne anlatılınca verdikleri cevap:

“- Ses derdi çok tehlikelidir!” İşte ona cevaz vermeyen din âlimlerinin dokundukları hikmet!

Riyazet şekilleri arasında yemek yemeği kısmak hevesindekilere öğütleri:

“- Gıdayı kesmeye lüzum yok yetecek kadar yiyiniz! Büyükler, tarikatı, kalp bilgisi ve şeyh sohbeti üzerine kurmuşlardır! Riyazetin semeresi de meydana harikuladelikler getirmektir! Gaye bu değildir! Biz bunları işten saymayız! Bizim tek gayemiz ve usulümüz sadece Allah’ı anlamak ve ona yönelmektir. Cambazlıklar göstermek değil!”

1098 Hicri yılında nur âlemine çekildiler.

27) SEYYİD NUR (K.S.)

Doğum tarihi bilinmemektedir. 1722 (H.1135) senesinde Delhi’de vefat etti. Türbesi, Hindistan’ın Delhi şehrinin güney tarafında, Nizâmüddîn-i Evliya’nın türbesinin batısında olup ziyaret edilmektedir.

Muhammed Ma’sum Hazretleri’nin oğlu şeyh Seyfeddinden tarikat ve emanet hırkasını giydiler. İstiğrak ve cezbeleri o hâldeydi ki on beş yıl kendisinden geçmiş yaşadılar.

Bütün ilimlerde, iç ve dış, bir tane…  Sünnete bağlılık derecelerine bakın ki bir gün helâya girerken evvela sol ayağını atacağına sağ ayağını atmış bulundu ve tam üç gün bunun ağırlığını omuzlarında taşıdı.

Birkaç günlük yiyeceğini kuru ekmek hâlinde kendi elleriyle yoğurur, pişirir ve saklardı. Açlık dayanılmaz bir hâl aldıkça o kuru ekmekten bir parça koparıp yer ve sonra nefsin tekrar “açım!” diye çığlık basacağı saate kadar beklerdi.

Boyuna murâkabe hâli üzerinde kalmaktan mübarek belleri iki büklüm…  Dünya ehliyle düşüp kalkmaktan fevkalade çekinirler. Şayet dünya ehlinden birisi kendilerine mesela okumaları için bir kitap vermiş olsa kitabı uzun müddet bir tarafta bırakırlar ve el sürmezlerdi. “ Dünya ehlinin karanlığı bu kitabı bir kese gibi içine almıştır.” Büyük tasavvuf ve kerâmet…  Yakınlarının hacetleri için bütün teveccühleri murat kapısını açmıştır. Huzurlarına bir ihtiyar kadın gelip yalvardı:

“- Bakire bir kızım var! Kayboldu! Hiçbir haber alamadım! Teveccüh buyursanız da kızım meydana çıksa!”

Şeyhin bir teveccühü kızın nerede olduğunu, nasıl kaybolduğunu, o anda hangi elde bulunduğu ve ne zaman döneceğini belirtmeye kafî geldi.

İki kişi de şeyhi imtihan kastıyla huzuruna çıktılar. Kendisinden irşat halkalarına alınmalarını istediler. Şeyh cevap verdi:

“- Siz evvela içinizi ve niyetinizi temizleyin de sonra irşat halkasına girmeye bakın!”

Bir afyon satıcısı, şeyhin bitişiğinde bir dükkân açtı. Şeyh, etrafındakilere buyurdu ki:

“- Afyonun yanı başımızda uğursuzluğu ve karanlığı hepimizin feyzini gölgeledi!”

 Bunun üzerine müridler gidip afyoncunun dükkânını başına yıkmışlar. Bu defa şeyin kederi daha büyük… :

“- Bu mukabele bizi eskisinden fazla incitti. Hak ölçüsü dışında hakkı yerine getirmek bizim hakkımız değildir!”

Emirleri üzerine afyoncuyu huzuruna getirdiler. O da tövbeye erip şeyhin en ileri Müridlerinden biri oldu.

Hicri 1135 yılında gözlerini yumup ebediyet âlemine göçtüler.

28) MAZHAR CAN-I CANÂN (K.S.)

Mazhar Canı Canan, H. 1111 yılında Hindistan’da Ramazanın birinci Cuma günü dünyaya geldiler. H. 1195’te Delhi’de şehit edildiler.

Seyyid Nur Hazretleri’ni on sekiz yaşında iken tanıdılar. Eteğine yapıştılar ve mukaddes emanetin altın halka boyunca alıcısı-vericisi olmak saadetine erdiler.

Nesepleri yirmi sekiz vasıtayla nur neslinin intikal ettiricisi başı Hazreti Ali’ye varır. Pederleri Mirzacan, Kadiri tarikatına mensup ve bütün ömrü züht ve aşk içinde geçmiş bir asilzade… 

Hicri 1111’de mazhar Canı Can’a nail oldu. Dört sene Seyyid Nur Hazretleri’’nden nur aldıktan sonra nuru kendilerinden dağılmaya memur oldular.

Bir Mürid uzaklarda bulunan ve hâllerini bilmediği akrabası için şeyhten duâ ve teveccüh rica etti. Duâ ettiler ve buyurdular:

“- Yarın inşallah kendilerinden bir mektup alırsın!”

Ertesi günü mektup geldi.

Büyüklerden birisinin zevcesi şeyhe intisab etmişti fakat kadın olduğu için meclise giremiyor, uzaktan teveccüh suretiyle feyz almaya bakıyordu. Her gün de teveccühle bir kusur olup olmadığını anlamak için bir hizmetçisini şeyhe gönderiyordu. Bir gün hizmetçi izinsiz gidip şeyhe sordu:

“- Hanım teveccüh hâlinde feyzlerini bekliyor ve “acaba vaziyet nasıl?” diye soruyor, cevap verdiler:

“- Yalan söylüyorsun! Ne hanımın şu an da teveccüh hâlinde ne de seni gönderen o…” Kendisine itiraz ve küstahça laflar eden şahsa dönüp bir kere bakmaları o şahsın yere düşüp karada bir balık gibi çırpınmasına kâfi geldi.

  — Allah için beni affet!

Diye yalvarması üzerine de mübarek ellerini o şahsın başına sürer sürmez adamın birden bire kendine geldiği görüldü.

Hicri 1195 de Cuma namazından sonra ellerini kaldırıp bir Fatiha okuduktan sonra ruhlarını teslim etiler.

29) ABDULLAH DEHLEVİ (K.S.)

H. 1158’de Hindistan’ın Pencab şehrinde doğdu. H. 1240 yılında Delhi’de vefat ettiler.

 Mazhar Can-ı Canan Hazretleri’nin baş halifesi… Nesepleri nur nesline dayanıyor, Hazreti Ali ’ye kadar varıyor. Babaları Seyyid Abdu’l-latif. Yemek yerine bazı hafif nebatlardan başka bir şey yemez ve sahralarda açık zikir ile meşgul olurdu. Oğlunun doğmasından bir gece evvel rüyasında Hazreti Ali ‘’yi gördü ve müjdeyi aldı:

“- Allah sana mübarek bir oğul ihsan edecektir. Ona bizim ismimizi koy!” Öyle oldu. Ali Abdullah Dehlevi…  1158 tarihin de Hindistan’ın Pencab eyaletinde Bitale kasabasında doğdular ve oradan tarikat yoluna girmek için Dehlev’e geçtiler. Fakat Dehlev’e geldikleri zaman kendilerine mürşit tayin ettikleri zâtın öldüğünü duydular ve babalarından şu nasihati aldılar:

“- Ben seni kendine mürşit bulman için Dehlev’e getirmiştim, olmadı. Şimdi canın hangi taraftan mârifet kokusu alıyorsa o tarafa git!”

Döndü dolaştı Mazhar Can-ı Canân Hazretleri’nin aşkı önünde durdu. Şeyhine bir şiir takdim ederek irşat halkasına kabulünü istedi. Şiiri okuyan Mazhar Can-ı Canân Hazretleri şu cevabı verdi:

“- Oğlum! Burası tozsuz taş yalamanın yeridir. Onun için rahat ve zevkli yerlere başvur!”

“- Benim içinde en güzel şey tozsuz taş yalamak…  Onu arıyor ve istiyorum.” Ve kapılandı. On beş yıl çalıştılar ve erdiler. Şeyhlerinin eli, vefat edecekleri an Abdullah Dehlevi’nin başında…  Altın halkayı o yürütecek… 

Ellerinin bir teması ile iyi olan hastalar…  Bir bakışlarıyla istikamet değiştiren gemiler…

Seyahat esnasında bir müridi atının yularını düzeltirken onu görüyor ve:

“- Şu tarafa git ve kafileden ayrıl! Onu eşkıya basacak!” ihtarını alıp yolunu değiştiriyor. Gerçekten kafile birkaç saat sonra eşkıya tarafından basılıp talan ediliyor.

Bağlılarından Saliha isimli yaşlıca bir kadının yetişmiş kızı vefat ediyor. Şeyh kadıncağızı teselli ediyor:

“- Hak sana kızına karşılık iyi bir erkek evlat nasib eder!

  — Şeyh Hazretleri bende kocamda yaşlanmış bulunuyoruz. Bu vaziyette nasıl çocuk sahibi olabiliriz?

  —Allah kadirdir.” Ve şeyhin dediği oldu.

Nice hastalar için şifa isteyenlere Allah’ın izniyle ellerini uzattılar. Şifa bulmayacak olanlara da hiçbir karşılık vermediler:

“- On beş gün ilerisinde hayat görüyorum!” buyurdukları bir hasta da tam on beş gün sonra öldü.

“- Oğlum iki aydır kayıp nerede bulayım?

  — Oğlun senin şu anda evinde…

   — Nasıl olur efendim evden geliyorum!

   — Git de bak!”  Oğlu eve dönmüştür.

Müridlerinden birkaç kişi uzaklardan gelirken aralarında tasarlıyorlar:

“- Hediye vermek adetleridir. Acaba ne isteyelim?” Kimi seccadesini, kimi takkesini, kimi gömleğini mimliyor. Huzurlarında Müridlerinden hiç biri laf etmeden her birine dilediği şeyi veriyorlar.

Ağızlardan düşmeyen beyit:

“- Ey sevgili, kocadım, büyüdüm amma aşkının nuru üzerime düşünce gençleşiyorum!

Büyük bir velinin Abdullah Dehlevi’nin hakkında ölçüleri:

“- Keramette ve Müridlerinin bâtınını tasarruf etmekte bir tane…”

Hicri 1240’da seksen iki yaşında dudaklarında Şah-ı Nakşibend Hazretleri’’nin mısraları, ruhlarını teslim ettiler.

30) MEVLANA HÂLİD (K.S.)

 Musul’un Şehrizor kasabasında dünyaya geldiler. Bağdadi’nin doğum tarihi, Hicri 1190 (Miladi 1776) ve Hicri 1193 (Miladi 1779) olarak verilmiştir. Ölüm tarihi ise, Hicri 1242 (Miladi 1827) dir.

Altın halkanın Şah-ı Nakşibend Hazretleri, İmam-ı Rabbani Hazretleri gibi büyük kol başlarından ve Hâlidiyye kolunun başı Mevlana Hâlid Hazretleri…  Hicret tarihinin 1192. yılında o zaman Türk toprağı Musul vilayeti içinde, Şehr-i Rûz kasabasında dünyaya geldiler.

Abdullah Dehlevi Hazretleri’ nin büyük halifesi…  Yüzlerce halife içinde en büyük…  Nitekim kendilerinden de yüzlerce halife dağılacaktır.

 Nihayet gönüllerine büyük ateş düştü. 

“-Bütün bunlar dipsiz kile, boş ambar! Bana gerçek irşat edici erdirici rehber lazım!” ve bu fikirle Şam’a gittiler. Şam muhitinde birçok büyüklerle temas…  Sabahlara kadar sohbet ve dertleşme…

Kimi şimalde, kimi cenupta, kimi şarkta, kimi garpta bir takım mürşitlerden haber verdi. Fakat derde deva kimse yok. Nihayet hac niyetiyle yola düştüler ve mürşit aramak kaygısını bir an ihmal etmeden onu Hicaz taraflarında bulacakları ümidiyle dere tepe düz yürüyorlar, yürüyorlar… 

Mekke…  Bir taşın üstüne oturmuş Kâbe’ye bakıyorlar. Bir başka adam da arkasını Kâbe’ye vermiş kendilerine bakıyor. Allah, Allah…  Ne münasebetsiz bir vaziyet! Fakat üstün İslam ahlakında tecessüs yok ve dişlerini sıktılar ve uzun müddet sabır ettiler.

Vaziyet aynı sıkıcılık ve ezicilik içinde saatlerle devam etti. Nihayet dayanamadılar:

“- Ben Allah’  ın evine bakarken siz niçin sırtınızı oraya dönmüş boyuna benim yüzüme bakıyor ve tavrınızı bir türlü değiştirmiyor sunuz?

— Bana bunu sormanızı istiyorum da onun için!” Mevlana Hâlit Hazretleri birden muradlarına ermişçesine sarsılıyor, acaba aradıkları mürşit karşısında mı? Meçhul adamın eteğine yapıştılar esrarlı adam gülümsedi ve dedi ki:

“- Hayır! Ben sizin aradığınız mürşit değilim ama sizi layık olana göndermeye memur basit bir insanım. Sizin mürşidiniz tâ Hindistan’da Dehlev şehrinde…  Abdullah-i Dehlevi Hazretleri…  Ona gidiniz!

Meçhul adam kalktı, yürüdü ve kayboldu…  Mevlana Hâlit Hazretleri’’nin ruhunda müthiş bir çalkalanma, heyecan, kendinden geçme…  Esrarlı adam kaybolup gitmişti…  Kim bilir kim ve ne?

Yaya, aylarca yol alarak Dehlev’e vardılar. Abdullah-i Dehlevi Hazretleri’nin kapısından girdiler. Abdullah-i Dehlevi Hazretleri sanki onu bekliyor. Fazla hiçbir şey konuşmadan Mevlana Hâlit Hazretleri’ne dergâhın abdesthanelerini temizlemek vazifesi verildi. Ne bir itiraz ne bir şey…  Yüzlerinde ne bir hoşnutsuzluk belirtisi, ne bir şey…  Yalnız dudaklarında, derin, tatlı, bir tebessüm. Derhâl süpürgeleri ve su kaplarını alıp vazifelerine koyuldular.

Gaye, ilk tedbir olarak Mevlana Hâlit Hazretleri’’nin ilim gururunu kırmaktır. O şimdi en basit dervişin kir temizleyicisi olmak mevkiinde…  Bu mevkiiyi seve seve benimsediler.

Aylar geçti, Mevlana Hâlit Hazretleri Abdullah-i Dehlevi Hazretleri’ yle sohbet halkasının en gerisinde diz çöküp oturmaktan başka ayrı ve hususi bir temas sahibi bile olamadı.

Bir gün Abdullah-i Dehlevi Hazretleri penceresinde oturuyor ve bahçeye bakıyor. Mevlana Hâlit Hazretleri’de elinde su tenekeleri çeşmeden su taşıyor. Ne görse iyi Abdullah-i Dehlevi Hazretleri? Tenekeleri taşıyan Mevlana Hâlit Hazretleri değildir! Mevlana Hâlit Hazretleri’’nin elinde tüy dibi iki teneke vardır! Su dolu tenekeleri melekler taşıyor!

Abdullah-i Dehlevi Hazretleri müridini ata bindiriyor. Üzengisini mübarek eliyle kendi tutuyor ve hitab ediyor:

“- Şimdi git ve bütün iklimleri irşat et! Sana böyle bir neticeye varmak için o muamelede bulunmaya mecburduk! Artık hepimizden üstünsün! Git ve iklimleri irşat et!”

Abdesthane temizlemeye memur edildiği zaman ne kadar hissizse şimdi yine o kadar hissiz. Mevlana Hâlit Hazretleri sadece şeyhine gösterdiği tazim tavrından ibaret… İklimleri irşat etmek üzere Bağdat istikametinde ufka doğru yürüyor.

Geride Abdullah-i Dehlevi Hazretleri üstün mürşit, gözlerinde bir çift gözyaşı damlası, büyük kahramanın arkasından bakmakta.

34–35 yaşlarında genç, simsiyah sakallı, nurani yüzlü, Mevlana Hâlit Hazretleri…  Bu yaşta irşat çağına girmiştir.

Bağdat’tan sonra Şam’a vardı ve orada Salihiyye dergâhında yirmi yıla yakın irşat devresi… 

Arapça, Farsça ve Kürtçe divanları ve birçok telifleri vardır. Altmış iki yaşında vefat ediyorlar. Mukaddes emanetin yolunu Hâlidiyye caddesine bağlamışlardır.

31) ABDULLAH-İ MEKKÎ (K.S.)

Doğum tarihi bilinmemektedir.25 Haziran 1894 tarihinde Mekke’de Ebu Kubeys Dağındaki tekkede Hakk’a yürümüştür

Mevlana Hâlit Hazretleri’’nin yüz kadar halifelerinden biri ve en güzide olan bu muhterem Efendimiz aslen Ordu’nun Fatsa ilçesinin Fizme köyünden olup İstanbul’a ilim tahsili için gitmiştir . Zahiri birçok ilimler elde ettikten sonra manevi ilimler elde etmeye heveslenmiştir. Kaynakların bahsettiğine göre Abdullah-i Mekki Efendimiz özellikle sosyoloji ve psikoloji sahasında çok derinleşmiştir. Hatta o derece ki döneminin o sahada uzmanı olan kişileri dahi kendisine bu hususlarda danışarak tavsiye ve nasihatleri sonucuna göre olayları izler ve sonlandırırlardı.

Silsile-i Türkî’de kendisinden bahsedilirken;

“Çü Abdullah gelüp Rum’dan Ona can ile Râm oldu

Ziyalandı gözü gönlü                                 Nider pes Rum’a Revânı “          Şeklinde târif edilen Abdullah-i Mekki Efendimiz, Rum diyarının manevi mimarlarının ilki değilse bile en önemlilerindendir.  Birçok sohbet ve konuşmalarında efendilerimiz kendisinden büyük bir hürmet ve muhabbetle bahsederken bu mübarek zâtın Anadolu’ya Nakşibendîlik sülûkünü taşıyan ilk kişi olduğunu ifade etmişlerdir.

Zamanın mürşid-i kâmillerini kendi akıl ve gönül süzgecinden geçirdikten sonra en son Bağdat’ta Mevlana Hâlit Hazretleri Efendimizde karar kılar.  Kendisinin büyüklüğüne hayran kalan bu büyük zât kendisine büyük bir aşk ile hayran olarak halkasına katılmış, efendisine intisab ettikten kısa bir süre sonra ise manevi tahsilini tamamlayıp hızla Mekke-i Mükerreme’ye irşat görevlisi olarak tayin edilmiştir.

Burada Fizme Köyünden bahsetmek yerinde olacaktır.

Bugün Kumru’nun ilçe olmasında büyük katkısı olan Halil Efendioğulları da ilk olarak Doğubeyazıttan gelerek önce Fırınönü Yaylasına, daha sonra Fizme Dereköye ve daha sonra da Fizme Karapınar Mahallesine yerleşmişlerdir. Fizme’ye yerleşmenin bundan 450 – 500 yıl önce Doğubeyazıttan gelen ilim erbabı Melik Oğullarından kişilerin olduğu mezar taşlarından anlaşılmıştır. Bu yerleşenlerin kabirleri Fizme Büyük Kabristanlığında bulunan çeşmenin hemen yanındadır. Gelen bu kişilerin ilk iş olarak bu topraklara medrese açtıkları söylenilmektedir.

Diğer yerleşim birimlerindeki sülalelerin nereden geldikleri ve ne zamandan bu yana Fizmeli olduklarına dair değişik rivayetler bulunmaktadır.

Fizme ismi ise bilinerek gelenlerin verdikleri bir isim olduğu kesindir. Gelenlerin mezarları Yukarı ve Aşağı Fizme arasındaki büyük mezarlıktadır.

Yerel kaynaklardan edindiğimiz bilgilere göre 1936 yılında Fizme topraklarında büyük sel olmuş ve bugün Avdullu Köyünün üstündeki Tepeyazı denilen tepenin büyük bir kısmı yerleşim alanlarının üzerine yıkılmıştır.

Fizme toprakları âlimleri ile ünlüdür. Rivayete göre köyün toprakları dualı olduğundan davul ve zurna girmesi örf ve adetlere göre yasaktır. İşte bu tılsımlı, küçük kasabanın tarihi seyri de kısaca böyledir.     

Abdullah-i Mekki Efendimiz Hazretleri altı gün huzurda beklemiş bütün Nakşî zikirlerinin makamatlarını Mevlana Hâlit Hazretleri kendisine öğretmiş ve sonra Mekke-i Mükerreme’ye göndermiş olduğuna dair de bir rivayet mevcuttur. Abdullah-i Mekki Efendimiz Hazretleri’nin bu kadar kısa sürede bütün makamları geçtiğine şahit olan talebelerin bu duruma içerlediklerini mânâ âleminde sezen büyük mütefekkir ve tasavvuf üstadı Mevlana Hâlit Hazretleri yirmi yaşında bu genç delikanlıyı Mekke-i Mükerreme gibi bir beldeye gönderme sebebi olarak şöyle buyurmuşlar:

“- Bize yanmak ve tutuşmak hâlinde vâsıl oldu, yalnız bir kibrite ihtiyacı vardı, onu da biz ateşledik.”

Bir kere daha “sözlerin büyüğünün büyüklerin sözü olduğu” düsturunu bizlere hatırlatan Mevlana Hâlit Hazretleri aynı zamanda nasıl bir ruh doktoru ve mânâ denizi olduğunu da gösterir.

Abdullah-i Mekki Efendimiz Hazretleri aynı zamanda Çorumlu pirimiz Hacı Mustafa Rumî Hazretleri’nin de hem müeddibi hem mürşidi ve hem de efendisidir.  Risalede bu iki büyük zâtın birbirleriyle birleşmeleri şöyle anlatılıyor:

“- Çorumlu pirimiz Hacı Mustafa Rumî Hazretleri Şeyran’dan on altı yaşında iken Ahmed Ziyaeddin Gümüşhanevi Hazretlerine intisab ederler. Dergâhta bir süre çalışan Çorumlu Pirimiz Hacı Mustafa Rumî Hazretleri’’nin, yemek yemediğini valide sultan fark eder. Ahmed Efendi’ye haber verince durumu bizzat öğrenmek için Çorumlu pirimiz Hacı Mustafa Rumî Hazretleri’ni yanına çağırır:

“- Niçin yemek yemiyorsun evladım?”

Diye sual ederler. Çorumlu pirimiz Hacı Mustafa Rumî Hazretleri o genç yaşına rağmen şu cevabı verir:

“- Efendim! Yemek yemediğim kibrimden değildir. Yemek yemememin iki sebebi vardır: Birincisi; eğer karnımı doyurursam buradaki nimetlerin mânâsına ve maddesine gaflet ederim ki ol vakit sevabım az kalır. İkinincisi ise; sizinle talebelerinizin gözünde karnını doyurmak için gelmiş, çalışmıyor düşüncesine sebep olabilirim.”

 Bu olaydan kısa bir süre sonra Ahmet Ziyaeddin Efendi Çorumlu Pirimiz Hacı Mustafa Rumî Hazretleri ‘ni çağırarak:

“-Evlat! Bizim atımız seni buraya kadar getirdi. Sen bundan sonra Mekke-i Mükerreme’ye gideceksin!”der.

Böylece Çorumlu pirimiz Hacı Mustafa Rumî Hazretleri ‘ne Mekke-i Mükerreme’nin yolları açılır. Merhum Efendimiz Muhammed Özcan Hazretleri:

“- Ahmet Efendiden Allah razı olsun! Eğer göndermeseydi hâlimiz nice olurdu gardaş!” dediğini duymuşluğumuz çoktur. Aynı zamanda:

Ahmet Ziyaüddin Efendi için;“- O büyük adamdı. İstanbul’a gidince Fatih camiindeki türbesini ziyaret edin!” şeklinde de emir ve tavsiyeleri de vardı.

Bu ifade aynı zamanda yolumuzun büyüklüğünün ifadesidir.

Çorumlu pirimiz Hacı Mustafa Rumî Hazretleri, Ahmed Ziyaeddin Gümüşhanevi hazretlerinin tavsiye ve emri üzerine Mekke-i Mükerreme’ye varıp dergâha dâhil olunca,Abdullah-i Mekki Efendimiz :

“-Evlat! Geldin mi? Biz de yolunu gözlüyorduk!” diyerek kendilerini karşılamış, kendisine ikram, izzet ve taltifte bulunmuş ve kendisini hemen sağ yanında bulunan talebesi ve halifelerinin en gözdesi olan Seyyid Yahya Hazretleri’ ne teslim ederek:

“-Seyyid Yahya! Mollanın irşadı sana aittir. Bundan sen sorumlusun!” buyurmuştur.

Bu hadise bize üç şey gösteriyor: Birincisi; Anadolu’ya yayılacak olan Nakşibendî Hâlidi kolunun çok önemli ve büyük olduğu, ikincisi; Anadolu’da bir mürşid-i kâmilin yapamadığı işi Mekke-i Mükerreme’ de Seyyid Yahya Hazretleri gibi bir şeyhin halifesinin yapabilmesi hasebi ile yolun ve özellikle Çorumlu pirimiz Hacı Mustafa Rumî Hazretleri ‘nin ne kadar büyük olduğu kanaatinin ortaya çıkması, üçüncüsü ise büyükler arasındaki rabıtanın devam ettiği ve hiç kesilmediği gerçeğidir.

Fatsa’nın Fizme köyünde yetişen daha sonra irşat görevine hazır olmak üzere yolculuklar yapan ,Mekke-i Mükerreme’den görevine başlayan bu büyük insan, bu büyük mürşid-i kâmil Anadolu topraklarını uzun yıllar irşadı ile münevver kılar. Anadolu topraklarının doğduğu topraklar olmasından belki tarikat-ı âliyyenin bu büyük nimetlerinden faydalandıran, bu mirası bize aktaran merhum Abdullah-i Mekki Efendimiz hakkında bildiklerimiz ve yazılmasına müsaademiz bu kadardır. (Allah’ ü ‘âlem bi’s-sevab.)

32) SEYYİD YAHYA DAĞISTÂNÎ (K.S.)

Doğum tarihi bilinmemektedir. Hicri 1319,miladi1899 tarihinde vefat etmiştir.

Dağıstan; Türkçe” dağ” kelimesi ile Farsça” istan” ekinin birleşmesinden oluşmuştur. Dağıstan kelimesinin etimolojisi ile ilgili çeşitli görüşler ileri sürülürse de bunlar faraziye olarak kalmış ve ilmi açıdan yeterli bir izah getirilememiştir. Gerçekte Dağıstan, Türkistan ve Moğolistan örneğinde görüldüğü üzere kavmî bir kavramı değil, Arapların eski Medya’ya verdikleri “el-cibal” (dağlar) adı gibi coğrafi topoğrafik mânâ ifade eden bir kelimedir.

Bulunduğu bölgede riyaset üzere büyük bir makamı var iken tarikat yolunu tercih eden mürşid-i kâmil büyüğümüzdür. Dağıstan Hanlarından olmasına rağmen, sadeliği seven, saltanattan kaçan bir zâttır. Osmanlı Sultanları tarafından da kendisine beratlar verilmiştir.

Oğlu Halil Paşa ile birlikte Mekke-i Mükerreme’ye hicret ederler. Halifesi olduğu Abdullah-i Mekki Efendimizin hakka yürümesinden sonra Mekke-i Mükerreme’de bir zâviye yaptırarak ömürlerinin nihayetine kadar hizmet etmiştir.

Seyyid Yahya Hazretleri’nin ne zaman dünyaya geldiği tam olarak bilinmemektedir. Onun 19. yy. başında Dağıstan’da yaşadığını sonra da Mekke-i Mükerreme’ye gittiğini kabul edebiliriz. Elimizde bulunan bir el yazmasında ondan bölgenin emiri, meliki sıfatlarıyla söz edilir. Ancak Dağıstan kaynaklarında bu isim ve vasıfta bir melik yoktur. Şu kadar ki Dağıstan’ın sosyal, dini yapısı göz önüne alınarak onun saygın bir aşiret lideri veya dini karizması dolayısıyla bu adla anıldığını söyleyebiliriz.

Seyyid Yahya Dağıstani Hazretleri’nin intisab etmesi ve şeyhin vefatı ile görevin onda kaldığını sonra Mekke-i Mükerreme’ye giderek Abdullah-i Mekki Efendimiz ile tanışıp kaldığını da yine belgelerden öğreniyoruz. Böylece onu tasavvuf ile ilişkisinin Abdullah-i Mekki Efendimiz ile tanışmasından önce olduğunu söyleyebiliriz.

O dönem Kafkas halkının, Şeyh Şamil ve Hâlidi Meşayıhlarının liderliğinde Ruslarla mücadele ettikleri bir dönemdir. Rusların Kafkasya’yı işgali önlenememiş ve halk ile birlikte birçok âlim ve Hâlidi insanları Anadolu’ya ve İslam dünyasına hicret etmişlerdir. Seyyid Yahya Dağıstani Hazretleri’de bu göçler ile Mekke-i Mükerreme’ye hicret etmişlerdir.

Onun kendisine ait bir dergâhı olduğu ve Abdullah-i Mekki Efendimizin diğer halifesi şeyh Süleyman Kırımi ile irşat vazifesini yürüttüğü, ömrünü de Mekke-i Mükerreme’de tamamladığı bilinmektedir.

Bir rivayete göre çok zengin bir ağa olan, başka bir rivayete göre zalimlere karşı çok sert ve eziyet eden mazlumun hakkını arayan bir kanunsuz insan…

Başka bir rivayete göre ise- ki kuvvetli olanı budur- o devrin padişahıdır. Seyyid Yahya Dağıstani Hazretleri kendisine Abdullah-i Mekki Efendimizden için:

“- Devletinizin aleyhtarıdır! Halkınız için de fitne ve garabet çıkarıyor!”

Denilerek şikâyet edilir. Bu şikâyetin bu şekilde değil de:

 “- Beytullah’tan yüksek bir bina yaptırmaktadır! Zabıtayı da dinlemez bir insandır!” şeklinde rivayet de vardır. Hangi sebepten olursa olsun Seyyid Yahya Dağıstani Hazretleri’nin emri ile Abdullah-i Mekki Efendimiz tutuklanır. Huzura getirilince bizzat Seyyid Yahya Dağıstani Hazretleri, kendisine yukarıdaki suçların isnat edildiğini ve kendisini nasıl savunacağını sorunca Abdullah-i Mekki Efendimiz elbisesinin yenini yukarı kaldırarak, ayna misali Seyyid Yahya Dağıstani Hazretleri’nin gözü hizasına kadar getirir ve şöyle cevap verir:

“- Hâşâ! Ben kim oluyorum ki Beytullah’tan yüksek bina yaptırayım! Bak bakalım Beytullaha!”

Seyyid Yahya Dağıstani Hazretleri eğilir yenin içinden Beytullaha bakar! Ne görsün! Beytullah’ın yüksekliği Arş’a kadar dayanmış…

Bu kerameti bu kadar açık seçik görünce Seyyid Yahya Dağıstani Hazretleri’, Abdullah-i Mekki Efendimiz’e Mürid olur.

Bozcalı’da ikamet eden tarikatımız büyüklerinden muhterem Yunus Hocaefendimiz’in kendi yazısından Seyyid Yahya Dağıstani Hazretleri hakkında şöyle bir rivayette vardır:

“- Tarikatımızın silsilesinde otuz ikinci halkası olan Seyyid Yahya Dağıstani Hazretleri’nin hayatından bir parça. Kendisi aslen Dağıstanlı olup o memleketin hükümdarı idi. O günün paşalarına ait süslü, altın yaldızlı giysiler ile gezinirken şöyle düşünür:

— Acaba bu benim giydiğim altın sırmalı, saf ipek, resmi elbisem ile kıldığım namaz Allah indinde makbul olur mu? Bu düşünce kendisinin meşguliyetini artırınca bunu sarayda bulunan bir hocaya değil de züht ve takva hayatı yaşayan bir tekke sahibine sormayı ister. Bu düşünce ile maiyetinde ki adamları ile birlikte Dağıstan da bir tekkeye vâsıl olur. Kapıya varınca atından inmeden orada bulunan dervişlere selam verir ve şeyh efendinin dışarı gelmesi için haber gönderir. Haberi götüren Derviş:

—Erkan-ı hükümetten paşa geldi, sizi dışarıda bekliyor efendim! Diyerek efendi hazretlerini dışarı çağırır. Şeyh efendi dışarı çıkar;

— Hoş geldiniz! Buyurun efendim! Der. Paşa,

— Hayır, şeyh efendi! Attan inmeyeceğim! Bir mesele soracağım! Bunu halledin! Der. Şeyh efendi;

— Paşa Hazretleri! Bunu saraydaki hocalara sorsanız daha isabetli olur. Biz keyfi fetva veremeyiz! Vereceğimiz fetva sizi üzer! Diye cevap verince Paşa da;

— Hayır! Kızmayacağım! Üzülmeyeceğim! Siz halledeceksiniz! Der. Şeyh efendi;

— O hâlde buyurun Paşa Hazretleri! Diyince paşa sorusunu sorar:

— Şu üzerimde bulunan altın düğmeli ve sırmalı resmi elbiselerim ile namaz kılsam, Allah indinde kabul olur mu? Şeyh efendi bir süre bekler. Paşayı süzdükten sonra şöyle cevap veriri:

— Af buyurun! Sizin hâliniz şuna benzer: Bir köpek kokmuş bir leşin başına varır, yer ve gırtlağına kadar karnı doyar. Aynı zamanda idrarı da gelir, idrarını yaparken de üzerine bulaşmasın diye bacağını kaldırır. İşte! Sizin işiniz buna benzer! Milletin malını yiyerek gırtlağınıza kadar doldurmuşsunuz, üzerinizdeki elbiseden dem vuruyorsunuz Paşa’m!

Cevap ağırdır! Paşa attan iner, sırtındaki elbiseleri soyar, yanında bulunan adamlarına ve ümerasına;

— Başınızın çaresine bakın! Ben artık gelmiyorum! Der. Derhâl şeyh efendinin elini ayağını öper, teslim olur.”

Az zamanda çok mesafe kaydeder. Öyle hâle gelir ki şeyh efendinin ziyaretine gelenler;

“- Efendim! Bize duâ buyurun! Dediklerinde,

— Siz Seyyid Yahya Dağıstani Hazretleri’ne gidin! Onun duası makbuldür çünkü o saltanatını birden bire terk etti. Belki o saltanat bizde olsaydı terk edemezdik! Diye cevap verirdi.”

Seyyid Yahya Dağıstani Hazretleri’ saltanatını öyle bir terk etmişti ki dergâhın bir köşesine çekilmiş hırkasına yama yapıyordu.

Bir defasında da şeyh efendi Seyyid Yahya Dağıstani Hazretleri’nden için,

“- Onda öyle bir hazine vardır ki, onun yaptığını ben yapamazdım!” buyurdu.

Şeyh efendi vefat edince yerine Seyyid Yahya Dağıstani Hazretleri geçer. O dergâhtan Mekke-i Mükerreme’ye gider. Abdullah-i Mekki Efendimiz ile karşılaşınca büyüklüğü karşısında ona biat ederek ömrünün sonuna kadar orada kalır.

33) HACI MUSTAFA RÛMÎ(K.S.)

Kaynaklarda Şiranlı Hacı Mustafa Rumî Hazretleri olarak bilinen Çorumlu pirimiz Hacı Mustafa Rumî Hazretleri 1838’de Gümüşhane’nin Şiran kazasının Sarıca köyünde doğmuştur. Hicri 1316-Miladi 1899 yılında vefat etmiştir Babası Ömer Efendi, annesi Babacan köyünde Nasuhoğulları’ndan Havva Hatun’dur. Senelik medrese eğitimi sonrası tahsiline Trabzon’da devam eden Hacı Mustafa Rumî Hazretleri (1272/1856–1276/1860) daha sonra hocası tarafından Tokat’a gönderilmiş, dört yıllık eğitimi sonrası 1864’te Uşak’a gitmiş ve tahsiline burada devam etmiştir.

 Hacı Mustafa Rumî Hazretleri, tasavvufa meyli dolayısıyla eğitimi sonrası Mekke’ye gelmiş ve Yahya Dağıstani’ye intisap etmiştir. Şeyhi Yahya Dağıstânî’nin silsilesi, Abdullah Mekkî vasıtasıyla Hâlid-i Bağdadi’ye ulaşmaktadır.

Yahya Dağıstani’nin yedi yıl hizmetinde bulunan Hacı Mustafa Rumî Hazretleri, 1870–71 yıllarında Çorum’a gelmiştir. Mekke’de iken tanıştığı bir zengin, günümüzdeki Milönü Caddesi’nde tarihî Kellegöz Camii’nin çaprazında bir dergâh yaptırmıştır. Üst kısmı Hacı Mustafa Rumî Hazretleri’nin hanesi olan bina, günümüzde bakımsız hâldedir. Hacı Mustafa Rumî Hazretleri’nin Çorum’daki diğer evi ve aynı zamanda tekkesi Kulaksız Mahallesi’nde olup burası da yine bakım-sız hâldedir.

 Hacı Mustafa Rumî Hazretleri, her iki dergâhında yetiştirdiği üç yüzün üzerinde hâli-fesiyle Tokat’tan Afyon’a kadar faaliyet göstermesi yanında ders de okuttu. Hacı Mustafa Rumî Hazretleri’nin halifeleri arasında, torunlarının ifadesine göre, İran’da yönetici ailesinden Takiyüddin Efendi diye biri daha vardır. 

Hacı Mustafa Rumî Hazretleri’nin eğitimi ve yetiştirdiği şahsiyetlerde olduğu gibi ailesiyle ilgili bilgilerde de büyük ölçüde onun neslinden gelenlerin naklettikleri bilgilerden istifade ettik.  Buna göre üç evlilik yapan Hacı Mustafa Rumî Hazretleri’nin ilk eşi, Mekke’den ayrılışı sonrası memleketi Şiran’a uğradığında evlendiği Güllü Hanım’dır.  Bu evliliğinden Hacı Abdullah Efendi ile ‚Hafız Efendi‛ denilen Hafız Mehmet Nuri, İskilipli Emine Hanımla evliliğinden Hacı Hilmi Efendi ve Hacı Faik Efendi dünyaya gelmiştir. Üçüncü eşi Tokatlı zengin bir hanım olup servetini Hacı Mustafa Rumî Hazretleri’nin hizmetine sunmuştur. Altı kez Hacca giden Hacı Mustafa Rumî Hazretleri, oğulları ve hanımıyla yaptığı son Hac yolculuğunda 1838/1906’da Medine’de vefat etmiştir. Üçüncü eşi de kocasının ölümünden birkaç gün sonra vefat etmiş ve Cennetü’l-Bâkî Kabristanı’nda eşinin yanına defnedilmiştir.

Hacı Mustafa Rumî Hazretleri, yetiştirdiği şahsiyetler kadar edebî yönüyle de dikkat çekici bir isimdir. Torunlarının bize aktardığı birçok beyit ve rubaiyi, ‚Çorum’da Tasavvufî Hayat‛ konulu çalışmamızda sunacağız. Hacı Mustafa Rumî Hazretleri’nin halifelerinden tespit edebildiklerimiz şunlardır:

Hacı Faik Efendi: 1303/1886’da doğan Faik Efendi, Hacı Mustafa Rumî Hazretleri’nin oğludur. Babasının vefatı sonrası Ahmed Niksari’nin yanında sülûkünü tamamlamış ve hilafet icazeti almıştır. İskilip’e yerleşen Hacı Faik Efendi’nin İskilip’te irşat faaliyetlerinde bulunduğu, bazen Çorum’daki evinde bazen de İskilip’te kaldığı nakledilmektedir. Ara sıra Şiran’a da giden Faik Efendi’nin halifeleri arasında Tokatlı Hacı Ahmed Efendi, Sivaslı Hacı İsmail Efendi ve İskilip’te Hacı Karanî mezarlığında metfun aynı zamanda oğlu Hacı Zeynelabidin Efendi (ö. 1982) gibi isimler bulunmaktadır. 1950’de Çorum’da vefat eden Faik Efendi’nin kabri Ulumezar’dadır.

Hacı Faik Efendi’nin dört kız, bir oğlu vardır. İsimleri Zeynelabidin Efendi, Münibe Yanar, Melahat Şahinbaş, Nezaket Hanım (hayatta olan tek çocuğu) ve bir kızı daha bulunmaktadır. 

Kaynaklarda Çorumlu pirimiz Hacı Mustafa Rumî Hazretleri böyle tanıtılmaktadır. Risalede ise Çorumlu pirimiz Hacı Mustafa Rumî Hazretleri şu şekilde kaleme alınmış:

“ Kısa zamanda irşat memuru olarak yetiştirilir ve genç yaşında Anadolu’yu irşat için görevlendirilen bir mürşid-i kâmildir. Mekke-i Mükerreme’den ayrılmaya gönlü razı olmayınca Rasulullah (sav) mânâ da kendisine;

— Evlat! Biz seni yine buraya alırız! Diyerek tebşir buyurur.

Bir sahra sohbetinde merhum Muhammed Özcan Efendimiz Hazretleri’ şu olayı rivayet eder:

Bir hatıra…

— Çorumlu pirimiz Hacı Mustafa Rumî Hazretleri önce Konya’ya Mevlevi dergâhına uğramış. (tabidir ki bu olay Mekke-i Mükerreme’den irşat vazifesi ile Anadolu’ya gönderilişinin akabinde gerçekleşmiştir.) dergâhta onu Derviş zannederek – mürşid-i kâmil olduğunu gizlediği için- uzun müddet hizmetçilik yaptırmışlar ve lavabo temizletmişler. Oradan Sivas’a gelmişler ve daha sonra da Tokat’a rucu’ etmişler. Buralarda da görevlerini açıklayamamış, bu şekilde şehrin sokaklarında maişet temin etmek için sırtına bir sepet alarak dolaşmaya başlamışlar. Bir süre sonra münevver ve sadıka bir hanıma rast gelmişler. Hanım;

— Şu yüklerimi götürür müsün? Diye teklif edince almış yüklerini;

— Siz geriden geliniz, yolu bana târif ediniz, ben giderim! Demiş ve evine kadar giderek hanımın yüklerini bırakmışlar. O münevver ve sadıka hanım Çorumlu pirimiz Hacı Mustafa Rumî Hazretleri’’ne ücretini verdikten sonra;

— İçeriye gel! Sana diyeceklerim var! Diyerek Çorumlu pirimiz Hacı Mustafa Rumî Hazretleri’ni eve davet etmiş. Çorumlu pirimiz Hacı Mustafa Rumî Hazretleri bu teklif karşısında hanıma şeriatın şu hükmü ile cevap vermişler:

—Hayır! Ben erkek olmayan eve giremem! Bunun üzerine o münevver ve sadıka hanım, Çorumlu pirimiz Hacı Mustafa Rumî Hazretleri’’ne şöyle demiş;

— Sen buraya Mekke-i Mükerreme’den sırtında sepet ile hamallık yapmaya mı geldin? Ümmeti Muhammed irşat beklerken sana burada böyle oyalanmak hiç layık mı?

Çorumlu pirimiz Hacı Mustafa Rumî Hazretleri bu sitayiş karşısında hem şaşırmış ve hem de korkarak, “sırrımız meydana çıkacak” diye orada durmayıp Çorum’a gitmişler. (bir rivayete göre sonradan bu münevver ve sadıka hanımla evlenmişler.)     

Hanımın Çorumlu pirimiz Hacı Mustafa Rumî Hazretleri’’nde ki sırrı anlamasından biliyoruz ki o da bu sahada yetişmiş ehli keşif bir hanımefendidir. Çorumlu pirimiz Hacı Mustafa Rumî Hazretleri’nin onunla dest-i izdivacı da aslen makuldür. Çünkü sohbetler de sürekli duyduğumuz ve artık kulağımıza küpe olan “ Allah’ yükü yüklediğine yardım eder” kelam-ı kibarının gereğidir kanaatindeyiz.

Sırrının ifşasından korkarak hicret ettiği Çorum’da da ufak bir kerameti neticesinde etrafına çok büyük kalabalıklar toplanmaya başlayınca “eş-şöhretü min’el-âfât” (şöhrette âfât vardır.) sözünden hareketle Çorum’un İskilip kazasına kadar çekilir.

Çorum’da Çorumlu pirimiz Hacı Mustafa Rumî Hazretleri’’ne ilk intisab eden daha sonra Daren’deye yerleşen kişi Mahmut Efendidir. Manevi olarak yetiştikten sonra Mahmut Efendi:

“- Bir postta iki şeyh olmaz!” diyerek Darende’ye yerleşmiştir.

Afyon’da bir süre mecburi ikamete tabi tutulduğunuda öğrendiğimiz Çorumlu pirimiz Hacı Mustafa Rumî Hazretleri buradan, Hicaz’a gitmiştir.        

Uzun yıllar Çorum ve çevresindeki illerin saygı ve sevgisi ile yaşayan Çorumlu pirimiz Hacı Mustafa Rumî Hazretleri ‘nin on kere Hacca gittiği rivayet edilir.

Bir hatıra…

1898–1899 yılında yine amcaoğlu Ahmet Efendi ve Müridleri ile hazırlıklarını tamamlar ve hacca giderler.  Bu Çorumlu pirimiz Hacı Mustafa Rumî Hazretleri ‘nin son seferidir.

Seksen beş yaşında son haccını yüz elli kişilik bir ihvan topluluğu ve aileleri ile yapmışlardır.  Ömrünü Allah’ a ve Rasulullah (sav)  ‘ne kavuşmak arzusu ile tamamlayan Çorumlu pirimiz Hacı Mustafa Rumî Hazretleri, kendisi de yolculuğun son yolculuk olduğunu biliyordu ki o dönemlerde Padişah tarafından Hacca gidenlere yardım amacı ile İstanbul’da verilen parayı kabul etmemiş, yanındaki ihvana da almamalarını söylemiştir. İhvandan biri” Niksarlı yolcu”   diye adlandırılan şahıs parayı kabul eder bunun üzerine Efendi Hazretleri’ şöyle der:

“-Yolcu da Niksarlı’da dergâhta kalsa Şiranlı’da çölde kalsa gerektir!”  Gerçekten daha vapura binmeden “yolcu” denilen Mürid hakka yürür.

Hacc ziyaretini ilan ettiklerinde dili tutulan Çorumlu pirimiz Hacı Mustafa Rumî Hazretleri sadece Kur’an okuyabilmişlerdi. 

Gençlik yıllarında da Çorumlu pirimiz Hacı Mustafa Rumî Hazretleri ‘nin dili tutulmuş sonra da açılmıştı. Bu hâlin hakka yürümelerine işaret olarak alındığı haber verilmişti. Haccı eda ettikten sonra Medine’ye gelip durmuşlardı. Talebeleri Hâki Hazretlerinin de orada kalmak istemesi üzerine:

“-Sizin burada misafirliğinizden memlekete dönüp Allah’ ın kullarını irşadınız daha elzemdir!” diyerek Hakî Efendi’yi memlekete dönmesinin uygun olduğunu, bastonunu amcaoğluna vererek buyurur ki:

“- Sen git! Ben burada kalıp Rasulullah (sav)  hizmet edeceğim.”

Gördüğü bir rüyada cübbesinin uç kısmında kesildiğini ve gömüldüğünü, hanımının irtihali olarak açıklamıştır. Gerçektende hanımı vefat ederek defnedilmiş, kendisi de bir iki gün ara ile irtihal ederek cennet’ül-Bakî’ ye defnedilir. Bu olay Risalede şöyle anlatılıyor:

“ Bu zât-ı muhterem, zikre oturunca âdeta ruh bedeni terk eder, valide de bunu bildiği için ruhsuz bedeni vakti dolunca istirahat için yatağına uzatırdı. Mübarek bir müddet sonra kendisine gelirdi. Yine bedeni terk eden ruha aynı ameliye yapıldı fakat ruh geri dönmedi. Hadiseyi gören valide de son derece sabrederek yanına uzanmış ve her ikisinin de dünyasını değişmiş. Bunun üzerine Hâkî Efendi, teçhiz ve tekfinden sonra Cennet-ül Bakî ‘de bir kabir kazıp defnetmek isteyince Araplar mani olmak istemişlerse de Hâkî Efendi:

“- Bu benim hocamdır! Bana vasiyeti var! Ben vasiyeti yerine getireyim sonra siz kaldırırsınız!” demiş. Buna Araplar razı olmuşlar. O cesedin mübarek-i kabrine indirdikten sonra Araplar çıkarmak için ne kadar cehd ettilerse bile yerinden alamazlar ve derler ki:

“ Hâzâ Şeyh’ül-Ekber!!!”

Bu suretle “biz seni yine buraya alırız” tebşiri yerine gelmiştir.

Şiranlı olan efendi “ Şeyrani” mahlasıyla şiirleri olan usta bir şairdir. Fârûkî soyundan olup zaman zaman Hazreti Ömer gibi bir zâttır.”

Hazreti Osman (r.a)’ın ayakucuna bu şekilde defnedilen Efendi Hazretleri’nin vefatını takvimler ( Hicri 1316-Miladi 1899) olarak bildirirler.

34) HACI MUSTAFA HAKİ(K.S)

1855 yılında Tokat’ta Soğukpınar Mahallesi’nde doğmuş¬ ve 15 Ocak 1920 tarihinde vefat etmiştir.

Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendi’nin yeğenidir. 9 yaşında Kuran’ı ezberlemiş ve şer’i ilimleri tahsil etmiştir.

Mustafa Hâki Efendi, ilk tahsilini Tokat’ta yaptıktan sonra, maneviyatın iştiyakı ile Çorumlu Mustafa Rumî Efendi’ye talebe olup icazet aldı. Sonra Tokat’a dönüp, talebe yetiştirmeye başladı. Dergâhı hak âşıkları, ilim talipleri ile dolup taşardı. Kalbindeki nurâniyeti mü¬barek simalarına aksetmiş olduğundan kendi¬lerini yetiştiren Mustafa Rumî kuddise sırruhu’l-azîz Haz¬retleri, nuranî simasından dolayı “Melek Hafız” diye hitap etmiştir.

Çorumlu Pir kuddise sırruhu’l-azîzdeki sıkı terbiye, yine Pir’in işareti ile birazcık döneminde hafifletilmiştir. Çünkü meşrep itibarı ile Muhammedî idi.

Tokat Ali Paşa Camii’nde imam-hatiplik de yapmıştır.  1908 de 2. Meşrutiyetin ilanı sebebi ile Tokat Mebusu olarak İstanbul’a mebus olarak gitmiştir. Meclis âzalığı pasif olarak devam ettiği, ancak ittihatçılar tarafından İstanbul’da mecburi ikamete tabi tutulmuştur. Tokat’a dönüşüne izin verilmediğinden Kendisine Mevlana Mustafa İsmet Garîb’u-llah Efendi’nin Fatih-Çarşamba Cebecibaşı Mahallesinde ki, konak 1920 yılına kadar Dergâh olarak verilmiştir.

Daha sonra bu yer Ahıskalı Haydar Efendi’ye meşihat makamının emri ile dergâh olarak verilmiştir. Ali Haydar kuddise sırruhu’l-azîz Efendiyle Tokatlı Pirimiz arasında epeyce bir kırgınlık yaşanması, beş sene kadar bu sorunun sürmesi kaderin garip bir cilvesidir. Melek Hafız’ın din kardeşi tarafından bilinmemesi cilve-i ilahinin tecellisi olsa gerektir.

Tokatlı Pirimizin Kabri saadetleri Fatih Cami-i Haziresinde olup, Ahmed Amiş kuddise sırruhu’l-azîz Efendi ile komşudur. Mustafa Haki Efendi Fatih Camii haziresine defin edilmesine izin verilmediği gibi, bir rivayet vardır. Fakat asılsız olması gerekir. Çünkü arşiv kayıtlarında adı geçen yere defin edilmek için devlet izni vardır. Belgelerden 17 Ocak 1920 tarihinde defnine izin verildiği anlaşılmaktadır.

Muhalif olan kişilerin rüyalarında “Buraya Hakî gibi bir er yatacak” denilmiştir. Bu durum Çorumlu Mustafa Rumî kuddise sırruhu’l-azizin Hz. Osman radiyallâhü anhın ayakucuna defnedilirken de zuhur etmiştir. Nâşı omuzlarda taşınırken şimdi defin edildiği yere gelince kimse ileriye götürememiş. Orada da sırlanmış.

Oğlu Bahaüddin Efendi ise, Eczacılık tedrisatını bitirmiş lakin siyasi entrikalar yüzünden Medine-i Münevvere’ye gitmiş ve 27 sene orada ders okutmuştur. Daha sonra Hakk’a yürüyene kadar Şam’da ikamet buyurmuşlardır

Bu zâtı muhterem Çorumlu pirimiz Hacı Mustafa Rumî Hazretleri’nden sonra (el vekilü ke’l-asıl) kaidesinden hareketle zuhur etmiş olup hafız, fazıl, çocukluğundan itibaren maneviyata gönül vermiş bir zâttır.

Risalede kendisinden şu şekilde bir hatıra ile başlanarak bahsedilmektedir:

Bir hatıra…

“ Efendimden dinledim:  Yer Çarşamba, Kızılot köyü…  Sahra sohbeti…  Alçak gönüllü, hoş sohbet, nükteci bir insan olan Tarakçı Hamit hoca efendi, efendiyle birlikte…  Tokatta efendi bir tekke inşa etmekte ve bizim müdekkkikan-ı tarikat olan Tarakçı Hamit Hoca Efendi namıyla maruf hocamız da oradadır. Hacı Mustafa Hâki Efendi Hazretleri’,  Tarakçı Hamit Hoca Efendi’nin peşin hükümlü, hazır cevap, ehli keşif olduğunu bildiğinden olacak ki ihvanın içinde Tarakçı Hamit Hoca Efendi’ye takılır ve buyurur ki:

“- Tarakçı Hamit Hoca Efendi bu tekkeye kim şeyh ola ki?” Tarakçı Hamit Hoca Efendi şöyle cevap verir:

“-  Kim şeyh olacak efendim! Mukallidin birisi gelir oturur!”

Bu cevaba Hacı Mustafa Hâki Efendi Hazretleri’ nin mukabelesi sadece tebessümdür.

Kısa bir süre sonra görev ortaya çıkınca onu aşk mesabesinde seven Tarakçı Hamit Hoca Efendi aylarca bu sözünden dolayı, adeta ondan kaçarcasına yüzüne bakamaz!

Bu büyük insan bu tekke de uzun süre görev yapar. Makamının çok âli olduğunu şu hatırasından anlıyoruz:

Bir hatıra…

“Yine şeyhimizden dinlemiştim. Bu zâtı muhterem dereceleri itibariyle rabıta ve murâkabe hâllerinde manen ve ruhen makamattaki yerlerine varıp, avdet ederler. Ancak Hacı Mustafa Hâki Efendi Hazretleri ruhunu zikir esnasında teslim edip, tesbihi parmakları arasında olduğundan(yıkayan gassallerin ifadesi böyledir), tesbihi elinden almak mümkün oldu ise de parmaklarının hareketini durdurmak mümkün olmamıştır.      

Nasıl yaşarsan öyle ölürsün, nasıl ölürsen öyle diriltilirsin!” hadis-i şerifi tahakkuk etmiştir. (temutune kema te’işun ve tuhşerune kema temutun)”

Kendisi cennet mekân Abdülhamit Han Sâni’nin meclisinde aza olduğundan o tarihte istanbuldadır. Fatihin elli metre kıblesinde medfundur. Türbesi ziyaretgâhtır.

Evet, Hacı Mustafa Hâki Efendi Hazretleri’ ne ait Ali Osman Hoca Efendimizin defterinden şöyle bir yazı daha alınmıştır. Yazıyı yazan Ahmet Bey isminde bir zâttır.

Bir İnsan-I Kâmil’in Ahirete Seferi

Bismillahirrahmanirrahim

Evet, insan-ı kâmil 1336 senesi Kanuni Sani’nin on beşinci Perşembe günü dünyadan ahirete sefer etti. Bu zât nadiru’l-vücud Tokatlı şeyh Hacı Mustafa Hâki Efendi Hazretleri’dir.

Ömrü altmışa tekarrüb etmiş olduğu hâlde gayet dinç ve zindeydi. Sonra zâtürre hastalığına tahavvül eden İspanyol nezlesi on iki günde o mübarek vücudu eritti. Nihayet büsbütün elimizden aldı götürdü. Şerefsadır olan irade-i hilafet penahi mucibince ekseri evkatını içinde bulup geçirdiği Fatih Camii Şerifi’nin önündeki makbere-i ulemâ ve fuzalaya defin edildi. Hayatında pek sevdiği sadelikten vefatında dahi ayrılmadı. Cenazesinin etrafında toplananlar kemâlâtına meftun siret-i peygamber pesendânesine meczûp olanlar idi.  Kabre koyduktan sonra üzerine toprak konulmazdan evvel açılan cemâli bâ kemâlini bir daha görenler gayri ihtiyari olarak husule gelen hıçkırıklar ile orada metfun bulunan ekâbire, bu yeni misafirlerini kemâli hürmetle istikbale çağırıyordu. Kendini tanıyan ehli arz kadar ehli sema da müteessir olmalı ki gözlerinden çıkan gözyaşları yağmur hâlinde yere iniyor ve sadeliği ihlal edecek hâlebilikere karşı bir haite-i mâni teşkilini gösteriyordu.

Hacı Mustafa Hâki Efendi Hazretleri bir mürşid-i kâmil, bir insan-ı kâmil idi. Ahlakı ve sireti peygamber sireti ve sima-i şefi Hazreti Muhammed (sav) sima-i şerifine benzerdi. Simasının rengi fıtrısi buğday rengi olduğu hâlde, husule gelen nuraniyyet rengi aslisine galebe çalıyordu. Daima beşüş ve mütebessim bulunurdu. Siması ne kadar sevimli ise sohbeti de o kadar latif ve o kadar ferah bahşa idi. İnsan ne kadar kederli ve muzdarip bir ruhla huzuru şeriflerine giderse gitsin hazin sohbetine dâhil olunca bir küşayiş, bir ferahlık hissederdi. Kendisiyle bir defa görüşen daima sohbetine nail olmak arzusunu besler idi. O zât kimsenin kusurunu görmez ve kusuru daima kendisine isnad ederdi. Uzaktan tanıyanlar kendisini ahvali âlemden bihaber bir derviş münzevi telakki etmek hatasına düşerdi. Hâlbuki o esrarı cihana vakıftı. Sonradan vukua gelecek birçok hadiseleri, zamanı vukuundan birkaç ay evvel abdî acizeye haber vermiştir. Kendisinde vücuduna ilmen yakin aynel yakin muttâli olduğu birçok hâller veliyi kâmil olduğunda şüphe bırakmadı.

Bir gün Devlet-i Osmaniye’nin istikbalinden bahsederken buyurmuştur ki;

 “-Devlet-i Osmaniye birincisinde hafif ikincisinde daha korkunç iki tehlike karşısında kalacaktır. Bunları bi inayetillahi Teâlâ atlatmaya muvaffak olursa ondan sonra çok şeyler tefeyyüz ve inkişâf ettiğini göreceksiniz!”

Harbi umumi esnasında Rusya’nın tahtı istilâsına geçen yerlerden dolayı beni müteessir gördükçe;

 “-Merak etmeyiniz! Rusya oralardan çekilip gidecektir!” buyurdular.

Merhum ibadet ve zikrullah hususunda melekiyet derecesine varmıştı. Geceleri ibadetle meşgul olduğu gibi gündüzleri bir ziyaretçi gelip de kendini meşgul etmedikçe Evrâd-ı Şerifi okumaktan bir an hâli olmuyordu. Tekkesinin Fatih Camii’ne uzak olmasına rağmen Evkat-ı Hamse ( 5 vakit namazda)’de mutlaka orada hazır bulunurdu ve ikindi ile akşam ekseriye camii mezkûr da geçiriyordu.

Efdaliyyet hususunda Ayasofya Camii Şerifini birinci, Fatih Camii Şerifini ikinci, Beyazid Camii Şerifini üçüncü addederlerdi. Her Perşembe günü mutlaka ikindi namazına Ayasofya Camii Şerifine gider ve o gün Evliyaullahın orada toplandıklarını söylerdi.

Hastalığı esnasında son derece dalgın idi. Yalnız her namaz vaktinde kendisine bir hafiflik gelerek abdest alarak vaktin namazını kılmaya Min tarafillah ruhsat verilirdi. Bu suretle son nefesine kadar ibâdatını noksansız ifâ etmiştir.

Ölümünden sonra tespihi parmaklarının arasından zorla alınmış fakat parmaklarının o vaziyetini değiştirmek mümkün olmamıştır. Vefatından on beş gün evvel müntesiplerinden birine gün saat tayin ederek hadise-i vefatını haber vermiş ve hatta hastalık dalgınlığı hafifledikçe kılınacak namaz kalıp kalmadığını sormak suretiyle efradı ailesine de vedalaşmak işaretini vermiştir.

Mustafa Hâki Efendi Hazretleri yalnız bir tekke şeyhi değil bununla beraber mümtaz bir âlim, hele ilmiyle âmil bir âlim’di. Zamanımızın ulemâsında pek az bulunan bir ilim müşârûnileyh de kemâlâtı mağnevviyyesi kadar kuvvetli idi. Tefsir, hadis, fıkıh ve ilmi tıbba ait mesailde herkesi hayrete bırakırdı. Onun anlayışı alelâde bir anlayış değildi. O her işin mahremi esrarı idi. Fakat bu esrarı herkese anlatmak taraftarı değildi.

Kendisine fiilen müntesip olmadığım hâlde mücerret Şeyhinin hemşehrisi bulunmam hasebiyle abdî aciziye karşı gösterdiği muhabbet ve merbutiyet beni mümtaz bir vaziyyet-i mahremanede bulunduruyordu.

Kendisinin Şeyhi “Eşşeyh El Hacı Mustafa El FarukÎ Eş Şeyranî”Hazretleri idi.Mevludi olan Şeyran’dan Çorum’a nakilhane eden bu zât umumi Üstadül külve tarikatça da mürşidi kül mertebesine erişmiş idi. Anadolu’nun ekseri yerlerinde El-yevm bakiyyesi bulunan ulema, füzela hep onların semerci bakiyyesidir. Şeyh Mustafa Hâki Hazretleri de pek küçük yaşlarında Çorum’a giderek hem halka-i tedrisine dâhil olmuş ve hem de müridan sırasına girmiş idi. İstidâdı fitrîsi sayesinde tezce katî merâtip etmiş ve hilâfetname aldıktan sonra Tokat’a gelerek orada ibadullahi irşada başlamıştır.

Târikat-ı Nakşiyye’nin Hâlidi şubesine mensup bulunan bu iki zât ibadullahi irşad hususunda hakikaten;

 “Ümmetimin âlimleri Beni İsrail’in Enbiyası gibidir.”

 Hadis-i Şerifine musaddak olmuşlardır. Beni Âdemin mükerremiyeti bu iki zât’ın vücuduyla anlaşılıyor. Meşrutiyet İptidasında ahalinin ısrarıyla Tokat mebusluğunu kabul ederek İstanbul’a gelen Şeyh Mustafa Hâki Efendi Hazretleri bir daha memleketlerine dönmemiştir.

“- Tokat’taki o kadar mensubu ile Cennet gibi tekkeyi ve sair Emlâk ve araziyi bırakıp ta burada niçin duruyorsunuz ?” Diye sorduğum suale;

 “-Mânen burada ikamete memurum!”                                                                              

Cevabını vermiştir.

Evvelce Ayasofya civarında bir hanede ikamet ediyordu. Hatırını tatyip için Hükümet tarafından kendisine Çarşamba civarında bir tekke verilmişti. Belanın eşeddi Enbiyadan sonra Evliyaya musallat olur fetvasınca, şedid ve mütemadi bir belaya maruz kaldı:

Sekiz-dokuz sene evvel cerre giden bir hoca Bandırma’da tesadüf ettiği Ağnıya-i Meşayih’dan bir zâtın halka-i irşâdına dâhil olup;

“-Bu tekkenin evvelki Şeyhinin irşâdı Maneviye’sindenim. Binaenaleyh orada ben oturacağım!”

İddiasıyla üç-dört seneden beri merhumu izac edip duruyordu. Hâlbuki bu Şeyhin onun derecesinde ilmi de Tarikata de hizmeti yoktu. Esasen vazife-i irşadın nezaketi bu gibi hâllere mütehammil değildir. Bu zât hiçbir şeyi düşünmeye lüzum görmeyerek her yere ve her vasıtaya başvurdu. Nihayet fetvahanenin kararı ile müradatın intihabına karar verildi.İntihab’ta bu zâtın getirdiği beş-on  kişiye mukabil ,merhum tarafından ekserisi Ulemâ ve Talebe-i Ûlûmden olmak üzere gelenler yüzleri aştı. Bu defa husumet müddeiden mahkemeye geçti. Meclisi Meşayih’dan sair tekkelerdeki nâ ehilleri de çıkararak yerine Mustafa Hâki Efendi gibi mürşidleri getirmek beklenirken merhumun kemâli iptilâsının ikmâli onları ekseriyet husulundan evvel kabul ettikleri intihabı da tanımayarak yeni maniler arayıp bulmaya saik oldu. Galiba bu husumet batıniyyelerini taşırken, onu taşlayanın cenazesine gelmelerine dahi bir mani teşkil etti.

 Bir gün;

“- Ahvalin salâhına Evliyaullahın niçin tesiri görülmüyor ?”demiştim.

Cevaben buyurmuştur ki;

 “-Cenab-ı Allah kimseyi işine karıştırmıyor! Şu hâlde meclis-i meşayıhın islâhına duâ etmek de şimdilik bir fayda vermeyecektir.”

Okuyucularımızdan merhumun ruhuna Fatihâlar ihdasını ve makamı meşayihatdan Efrâd-ı Ailesine müstehikkin ilmiyyeden maaş tahsisini hasbeten lillah temenni ederim.

22 Kanuni Sani 1336. Ahmet Şeyrâni.

35) HACI MUSTAFA TÂKİ (K.S.)

Mustafa Takî Efendi 1873 yılında Sivas’ta Oğlançavuş mahâllesinde doğmuş ve 1925 tarihinde vefat etmiştir.

Annesi Saniye Hanım, babası Mehmet Selim Efendidir. Bu yüzden Mustafa Takî Efendi’ye Selim Efendizâde de denilmiştir. Anne ve babası hakkında yazılı kaynaklarda kayda değer bir bilgi mevcut değildir. İsmindeki Takî ilavesini sonradan aldığı anlaşılmaktadır. Meclis zabıtlarında ve Milli Eğitim Bakanlığı kayıtlarında adı Mustafa Takî olarak geçerken, nüfus kaydında sadece Mustafa olarak geçmektedir.   Burada şunu da belirtmekte yarar var. Mustafa Takî Efendinin adı Meclis zabıtlarında ve bazı makalelerinde Mustafa Takî olarak geçerken, Kırk hadisinde ve yine bazı makalelerinde Mustafa Nakî olarak da geçmektedir.

Takî; ‘Allah’tan korkan, muttakî,   dindar’ demektir.

Nakî ise, ‘saf, katıksız, pak, tertemiz, arınmış’ anlamına gelir. Mustafa Takî Efendinin, makalelerinde, isminden sonra soyadı ya da belirleyici vasıf olarak her iki ifadeyi de bilinçli olarak kullandığı anlaşılmaktadır.

İlk ve orta tahsilini Sivas İptidai Mektebi ve Rüştiyesi’nde, yüksek tahsilini de Medrese’de tamamladı. Mustafa Takî Efendi’nin hangi medreseden mezun olduğu ve hangi hocalardan ders aldığı bilinmemektedir.

Arapça ve Farsçayı çok iyi bilen Mustafa Takî Efendinin, her ne kadar Kelâm İlminde ihtisas sahibi olduğu söyleniyor ise, de, makalelerinden ve Meclis kürsüsünde yaptığı konuşmalarından Fıkıh ilminde daha otorite olduğu anlaşılmaktadır. Ayrıca Ferâiz, Tefsir, Hadis ve Siyer alanlarında da vukûfiyeti vardır. Müderris ve Dersiâm olup Sultanî’de muallimlik, Medresede fıkıh ve tefsir hocalığı, mahkeme azalığı, “Sırat-ı Müstakîm” ve “Sebîlürreşâd” dergilerinde muharrirlik yapmıştır.

Dönemin söz konusu en önemli dergilerinde, toplumun çeşitli kesimlerine yönelik uyarıcı ve yönlendirici makaleleri yayımlanmıştır.   Zaman zaman bazı yazılara cevap vermiş, fikirlerini korkusuzca toplumun her kesimiyle paylaşmıştır. Örneğin İstanbul’da yayımlanan “Azâdâmârd” dergisinde çıkan İslâm’daki cihadı vahşet olarak gösteren bir yazıya, “İslâmiyet’te Cihâd”   isimli makalesiyle cevap vermiştir.

Memuriyet Hayatı

19 Ekim 1887’de Sorgu Hâkimi (müstantik muavini) Yardımcılığı ile Adliye Teşkilatında başladı.

1 Kasım 1891’de Hafik İlçesi Sorgu Hâkimi Yardımcısı oldu. Adliyedeki görevini,   17 Nisan 1894- 29 Haziran 1913 tarihleri arasında Sivas Adliyesinde Bidayet Mahkemesi zabıt kâtipliği, müdde- i umûmî (başsavcı) kâtipliği, Bidayet Mahkemesi başkâtipliği ve mahkeme aza mülazımlığı ile sürdürdü.

Kısa bir süre Meclis-i Umûmî azalığında bulundu. 13 Kasım 1914’te Sivas Sultanisi (Lise) Arapça öğretmenliğine atanmasıyla adliye teşkilatından ayrıldı.

Bir müddet Dâru’l hilâfe Türkçe müderrisliği ile Arapça-nahiv ve fıkıh müderrisliği yaptı. Öğretmenlik görevini 22 Nisan 1920’ye kadar sürdürdü.

1 Ağustos 1336’da (1920) 47 yaşında iken TBMM. I. Dönem Sivas mebusu (milletvekili) olarak meclise girdi, 23 Nisan 1920’de yapılan ilk meclisin açılışında hazır bulundu. Ankara Fetvası‘nı “Sivas Mebusu, Ulemadan Mustafa Tâki” ismiyle imzaladı.

Mecliste Şer’iyye, Evkaf, Adalet, İrşat, Anayasa,   Dilekçe, Milli Eğitim komisyonlarında ve Memurîn Muhakemât Tetkik Kurulunda çalıştı. Bu arada III. Toplantı yılında bir süre Dilekçe Komisyonu başkanlığını yaptı. Dönem içinde 7’si gizli oturumlarda olmak üzere TBMM kürsüsünden 43 konuşma yaptı; 5 kanun önerisi verdi.

I. Dönem milletvekilliğinden sonra 1923’te Sivas’a Hadis ve Arapça öğretmenliğine atandı. Bu görevde iken Hakk’a yürümüştür.

Toplam yedi 7 çocuk babası olan Mustafa Takî Efendi dört kez evlenmiş, kendisinden bir kıza sahip olduğu ikinci eşi Behiye Hanım’dan boşanmış, 1950’de vefat eden üçüncü eşi Teyfika Hanım’dan çocukları olmamış, dördüncü eşi Emine Hanım’dan da boşanmıştır. Birinci eşi Hatice Hanım’dan altı çocuğu olmuştur. 

Hacı Mustafa Hâki Hazretleri yerine Halife tayin etmeden irtihal etmiştir.(ALLAHÛ ÂLEM Bİ’S-SAVAB.) Aradan altı ay kadar bir zaman geçmesine rağmen müridan rahatsız ve bir zuhurat yoktur. Ancak efendinin;

“-Amasya’da elvan, Tokat’ da Kur’an, Zile’de yalan, Sivas’ta kervan, Çorum’da bindebir ihvan!”

 Demesi boş değildir.Kur’an Sivas’ta yürütülmektedir.İhvanın bu rahatsızlığı en çok Tâki Efendi ve İhramcızâde Hazretlerini üzmektedir.İhvan bu ikisinden bir çözüm beklemekte ve ikisi beraber intisab etmişlerdir.

Bir hatıra…                

Bir gün İhramcızâde;

“-Artık bunaldım, bu işe bir çözüm!” diye niyazda bulunur ve;

“-İlk gördüğüm ihvana biat edeceğim!”

Diye evden çıkar. İlk gördüğü şahıs Hacı Mustafa Tâki Hazretleri olur. Ancak o sana biat edeceğim demeden, Efendi Tâki Hazretleri

“-İsmail Efendi! Gel dersini müzakere edeyim!” der.Çünkü hayatta Şeyh olmaz ise giden Şeyhler ile beraber bütün halifelik ve diğer vazifeler de düştüğünden kimse bu yetkiye sahip değildir.Bu itibarla Tâki efendinin sözü vazife anlamına geldiğinden İsmail efendi bir sarsıntı geçirir. Farkına varan Tâki efendimiz

“-Delil mi istiyorsun ?”deyince, O, boynunu büker, mahcuptur. Tâki Hazretleri ona hem sabah ki niyazını hatırlatır ve hem de 

“-Gördüğün rüya sana delil olarak yetmez mi ?”buyurur. İsmail Efendi hemen biat eder ve postun sahibi zuhur etmiş olur.

İhramcızâde’nin gördüğü rüya şöyledir;

“Mânada Hâki ve Tâki harekâtını görmüş, birbirlerine kavuşmuşlar. Hâki Efendi gaib olmuş, Tâki efendi kalmıştı.”

Mustafa Tâki Efendi bu zuhurat üzerine görevi alıp yürütmüştür.

Bir hatıra…

Efendimden dinledim(Hacı Dursun Akbalık Efendi Hazretleri )… Yer Sivas’ta Çorapçı Hanı… Otel odasından vekâle… Efendim buyurdu ki

“-Biz tekkede otururken bir zât geldi. Bu zât zabıt kâtibi olarak Sivas’a gönderilen bir Hoca Efendidir. Sohbete dâhil oldu, dinledi, gelip gitmeye başladı. Bir gün efendi abdeste çıkınca bize şöyle dedi.

 “-Kardeş! Ben mürşid bulmak için yaya olarak Bağdat’a gittim, orada bir mürşide intisab ettim, yanında kaldım. Bir gün mürşidim beni çağırdı;”-Evlâdım senin çoluk çocuğun yok mu? Onların yanına dön, zaman zaman mektuplaşırız!”

 Buyurdu ve beni gönderdi. Peşimden bir mektup geldi ki;

“-Şeyh efendi ahirete gitti, yerine de kimseyi bırakmadı, başının çaresine bak !”

Deniyordu. Şimdi Şeyhinizi tanıdım. O şeyhim iyi idi amma bu Şeyhiniz ondan daha üstün, daha yukarı fakat nimet ayağınızda olduğundan kıymetini bilmiyorsunuz. Benim gibi yol yürürseniz anlarsınız” dedi… Bizi çok utandırdı kardaş. Başımızı kaldıramadık. Bu Hoca Efendi intisab etmeden ahirete gitti, namazını Efendi Hazretleri kıldırdı. Cenazede acayip ve ğaraib bir hâl var idi. Efendi Hazretleri ayakuçlarına basarak yürüyordu. Sebebini sorduk. Buyurdu ki;

“-Hoca Efendi bize intisab etmemişti fakat bizi tasdik ediyordu. Cenazesine o kadar melâike indi ki ayak basacak yer bulamadım. Ancak parmak uçları ile yürüyebildim!”

Nimeti ayağımızda bulduk doğru değil mi kardaş?”(Hakkı Ürgubi).”

Bir hatıra…

Yine efendimden dinledim. Buyurdu ki;

”- Tâki Efendi’nin tekkede hizmetçisi ahirete gitti, cenaze defin edildi. Telkin esnasında efendi gülümsedi. Hikmetini sorduk. Buyurdu ki

“-Kardaş vaktiyle bu bize geldi der idi ki;

“-Ben cahilim kabirde ne cevap vereceğim?”. Biz de;

“-Efendimin hizmetçisi idim dersin!”

 Diye lâtife etmiş idik. Şimdi Münkir ve Nekir geldi, onlara aynı cevabı verince melekler bırakıp gittiler, ona güldüm!”

 Buyurdular. Bu hadiseler aklıselim olana teslimiyetin önemini vurgulamak için kâfi gelse gerektir.

Tâki Hazretleri 1.Meclisi Mebusan meclisinde görev aldı. Yunan savaşında Yunan Çubuk ovasına kadar gelince başkentin Kayseri’ye taşınmasına karşı Mecliste yaptığı dokunaklı konuşma neticesi bu duruma mâni oldu ve dikkatleri üzerine celp etmesine vesile oldu. Sivas’a dönmesine rağmen onun sağlığında hikmeti bilinmez hiçbir İnkılâp gerçekleştirilemedi.(Kendisiyle ilgili kısa malûmat Cumhuriyetin mânevi mimarları Diyanet baskısı kitabında mevcuttur. Hasan Basri CANTAY’ın. 3 ciltlik tefsirinin 75.sayfasında da Tâki Efendinin ismi geçmektedir).

Tâki Hazretleri bir gün Zara’ya sohbete götürüldü. Prostat hastalığı olduğundan uzun sohbetlere gidemez, abdest değiştireceği zaman sıcak suya oturtulur, vücut yumuşayınca ancak ihtiyaç giderebilirdi. Zara sohbetinde buyurdu ki;

“-Bizden sonra, Hâki Hazretleri’nin oğlu Hacı Bahaüddin Efendi, kendi damadı Hacı Yusuf Efendi, İsmail Efendi ihvanı idare eder, sonunda İsmail Efendi idare eder, nisbet birindedir ya…”

Deyip murakabeye daldı. Bir müddet sonra kapı ağzında oturan peşkircizâde nâmı ile mâruf zât ağlamaya başladı, sûkuneti bozdu. İhvan;

“- Efendinin huzurunu bozuyorsun!”

Diye kendisini tazir edince,

“-Efendi gitti!”

Buyurdu. Baktılar ki efendi murakabe hâlinde Dârulbekâya göç eylemiştir.

Takriben yıl 1925 olup Türbesi Sivas’ın Kıble Cenahındaki tekkenin yanında ziyaretgâhtır. Bu hadisatı Şeyhimden dinledim.(KADDESALLAHÛ SIRRÂHÛLAZİZ.)

NİKSARLI HACI AHMET EFENDİ (K.S.)

Bu zâtı şerif silsileye İhramcızâde’nin kendisine gösterdiği tevazu ve iltifat ile girmiştir. Mürşid-i Kâmil değildir yani irşad postuna oturmamıştır. Burada bir gerçek zuhur etmektedir. Mürşid-i Kâmil ile Şeyh aynı şey değildir. Başka bir deyişle mürşid-i kâmil Ehlullah, Şeyh ise evliyaullah’dır. Yani zikre devam ile evliya olunabilir amma mürşid-i kâmil emir meselesi, görev alma meselesi ve yetiştirme meselesidir vesselâm. Efendimde dinledim ki; dokuzuncu Şeyhimiz (Yusuf Hemedani Hazretleri)buyurdu ki;

“-Bizim virdimizde bihakkın çalışan bir bende 6 günde evliya olunur, Mürşid-i kâmillik ise Allah vergisidir. Resulullah Sallallahu Aleyhi ve sellemin emri ile olur. Kürre-i Arzın birçok beldelerinde Şeyh sülâlesi Şeyh oğlu Şeyhler vardır. Bunlar Şeyh olabilir ama mürşid-i kâmil olamazlar. Mesela; yakın tarihte bildiğimiz Tarakçı Hamit Hoca Efendi, Ali Osman Hoca Efendi, Muzaffer Hoca Efendi ve Molla Hüseyin Efendi gibi Zevatı Kiram efendiler birer evliyaullah’tırlar. Dolayısıyla Şeyh’tirler fakat mürşid-i kâmil değildirler.

Efendim! Bu gün Şeyh çok da, mürşid-i kâmil bulmak güçtür değil mi? Hülasa evliyaullah Allah’ın rahmet ve mağfiretine mahzar olmuş, hürmetlerine dünyada bol bol ihsanda bulunduğu kimselerdir. Ehlullah, Mürşid, Mevlâ’nın mânevi meclisinin birer üyeleridir, derecelerine göre bu mecliste mevki ve görevleri vardır. Bu hâl bize sırdır, kendilerince ayandır.

Bir hatıra…

Hacı Ahmet Efendi de Şeyh zümerasından bir zât olup Mevla’ya çokça nazı geçmekte imiş.

Bir gün kendisini yağmur duasına götürmüşler.

“- Ya Rabbim senin işine karışmak istemiyorum fakat senin kulların böyle istiyor1”

 Deyip eline bir miktar yağ alarak pazarda satarcasına

“- Yağ yağ!”

 Diye dolaşmaya başlamış. Yani kendini tanıtmak istememiş. Kısa zamanda yağmur yağmaya başlamış ve halk aciz olacak kadar devam edince bu seferde eline bir miktar ceviz alarak

“-Yağma yağma!”

 Diye cevizleri saçmaya başlamış. Böylelikle yağmur kesilmiş, yine kendini bildirmemiş.

Bu mertebesi sayesinde olacak ki silsileye kayıt olma şerefine nâil olmuştur. Çok nükteci, şen ve engin tecrübesi olan bir zât olup Niksar’ın Kuzey cenahında Şehirdeki büyük kabristanın en yüksek noktasında medfundur.

Kabri bir kazı vesilesiyle yandan açılınca cesedin sapasağlam olduğu görülmüştür. Torunları tarafından tekrar onarılmış olup gören ve onaran torunları bu yazının yazıldığı anda hayattadır. Kabri Şerifi ziyaretgâhtır. Bu hadisattan anladık ki; bizim Mürşidlerimiz için Şeyh kelimesi basit, hafif hatta abes olur. Çünkü onlar Şeyhliğin çok üstündedirler. Ancak biz mürşid ve mürşid-i kâmil kelimesini “EFENDİM” kelimesinde gizleyerek kullanmaktayız.

36) HACI İSMAİL TOPRAK  ( İHRAMCIZÂDE) (K.S.)

Doğumu H. 1306 – M. 1880 tarihinde Sivas’ın Örtülüpınar mahallesinde gerçekleşir. İki Ağustos 1969 cumartesi günü sabah saat 9.00 sıralarında Hakk’ın rahmetine kavuşmuştur.

Yukarıdaki mezkûr hadisat üzere ihvan üçe bölünmüş. Çünkü bu rehberlerin üçü de müsaadeli idi.Ancak hikmet bu ya çok geçmeden Hacı Yusuf Efendi ahirete göçmüş, Hacı Bahaüddin efendi ise Şam-ı Şerife nakil etmiştir. Tarakçı Hamit Hoca merhum Hâki Hazretlerini çok sevdiğinden bu zât da onun oğlu olduğu için onunla beraber kalma hevesiyle Şam-ı Şerife hicret etmiş. Bir müddet sonra bu keskin Evliya Bahaüddin efendiye;

“-Efendim ben senden istifade edemiyorum, rabıtamda feyiz alamıyorum, Mürşid misin, değil misin ?”

Deyince Bahaüddin Efendi

“-Ben dahi Sivas’tan alıyorum, sen benden ne alacaksın ?”

Buyurmuştur.(Bu cesaretli suali sormak her yiğidin kârı olmasa gerek) Bunun üzerine Hamit Hoca avdet etmiş.

Bu zâta görev verildiği hâlde irşada devam etmemesi Hicretinden kaynaklanmaktadır. Çünkü verilen vazife yerinde geçerlidir. Hicretin sebebini ise biz bilemeyiz. Tarakçı Hamit Hoca Efendi avdet edip, ilk İsmail Toprak Hazretleri ile kavuşunca

“-Efendim ben sana geldim!”

Dediğinde bizim “Şah Beyit” diye isimlendirdiğimiz şu beyiti Efendi Hazretleri okumuştur:

Katremizden hisse al bi kâ’rı derya olmuşuz!

Cümle halka bir bakışla çeşmi bina olmuşuz!

Gerçi zahirde lisan-ı nas ile goftarımız,

Mânâ yüzünden soyunup hep muarra olmuşuz.

Validem merhume açmışdı bize bir kutlu fal,

Ravza-î Pâki ziyaret de demiş ey kerimü müteâl!

Ver Habibin hürmetine bana ferzende bi melâl!

Andan aldığı libâs ile biz inşa olmuşuz.

Tâ ezelden intisabım Âlemin Seyyidine,

Düştüm aşka geleliden bu anasır bendine,

Çok aradım, ağladım,yüz tuttum Hakkın kendine,

Âlemi devran içinde Hubbu Mevlâ bulmuşuz.

Künhimi bilmek dilersen sırrı hâki’dir özüm,

Anın etvarıncadır,Dâim özüm,ve hem sözüm,

Her nereye baktımsa basar hâki’dir bu gözüm,

Zirâ evvelden anınla ten-ü ve ten olmuşuz.

Bir acep sırrı Tâki’den aldığım ders-i iber,

Anı bilmek diler isen sana vereyim haber,

Hep Ulûmü pîrimden almıştı o Şeyhi muteber!

Bizde anda mahvoluben Bezmi ferda olmuşuz.

Çünkü kıtmır olalıdan bu kapıda bu hâkir,

Her işi sırrı ezel bildim ve hem Takdir-û Kâdir,

Ol sebepten işimiz cümleye ta’zimü ve tekrimdir,

Böylelikle halk içinde hakkı râna bulmuşuz.

Bu tarikat âleminde ister isen sud-û mend,

Sende bu hâle uyup hâlk’tan lisanı eyle bend,

İşte budur acizâne hubbu fillah sana bend,

Hayri ha han cihan simurg-i ânkâ olmuşuz.

Bunca ilmû ve fazliyle bilmez misin nurî basar,

Her işi eden ettiren ALLAH değil mi ver haber,

Lik hûlul-i ittihattan eyle gayretle hazer,

Biz hakayik âşiyanı içre mimar olmuşuz.

Emri mâruf münkeri biz hakkınca bilmez miyiz?

Muktzay-ı özre daim biz âmel kılmaz mıyız?

İsr-i pâk-i Ahmedi’ye can ile uymaz mıyız ?

Şimdi izmar eyleyüben râhi mâna bulmuşuz.

Herkesin miktarı ihlâsınca eder fi’li zuhur!

Sen çalış çok muhlisane,çıkmasın senden kusur!

Ğayride görsen hatayı ,setret andan huzur,

Bunu âdet edinip biz dürri yekta bulmuşuz.

İbtilâ âlemde var ikmâldir o ,ince cedel,

Her kula nasip etmez ânı hûda ‘azze ve cel,

Başa gelse bil ânı devlet ve nimet bi bedel,

Biz ânı görmüş geçirmiş pâk-î musaffa olmuşuz.

Hakkı her şey de ayân görmüş ve bilmişlerdeniz,

Ol sebepten halk katında lübbü mâna gözleriz,

Kahr-u lutfın cümlesin bir bildim ve tuttum Aziz,

Hamdu lillâh biz bu lutfa mahzar-ı mücellâ olmuşuz.

Bilmediler zevkimi cümle insü , cin , hur-u melek!

Derdine düştük de bana neler çektirdi felek!

Hâli Hakkı bulmaya zikrin beğim daim gerek!

Zikri hak,sırrı sebakla ders-i yekta bulmuşuz.

Bu veciz beyit’i söylemiş olması şu sebepten olsa gerek.Merhum Tarakçı Hamit Hoca Efendi Şam-ı Şerife gideceğini söylemiş ve sormuş ise de Efendi Hazretleri kesin cevap vermeyip;

“- Sen bilirsin!”

 Şeklinde kifâyet etmiş olmasındandır,( Allah-u Âlem bi’s-sevab).

Şeyhimden dinledim ki ; merhum İhramcızade İsmail Hakkı Toprak Hazretleri küçükken anasının ayağının altını öpermiş. Annesi

“-Oğlum ne yapıyorsun ?”

 Diye sorduğunda

“-Cennetin eşiğini öpüyorum anne!”

 Dermiş. Annesi

“-Oğlum Allah sana o kadar evlat versin ki dağa taşa sığmasın!”

 Diye duâ edermiş. Efendimiz de düşünüyor ki;

“-Ben ne kadar evlenecekmişim ki evlatlarım dağa taşa sığmayacaktır, bir türlü aklıma sığdıramıyordum. Çünkü anaların duâsı makbuldür, meğerki siz evlatlarımız olacakmışsınız. Şimdi aklım erdi !”

Buyurmuşlardır.

”- Çünkü bizim evladımız yolumuzdan gelendir, belimizden gelen değildir!” buyurmuşlardır.(İnşallah-û Teâlâ.)

Tanıyanlar hayatta olduklarından bundan sonraki şeyhlerin hayatları ile ilgili bazı malûmatlara değinmek mümkündür.

İhramcızade İsmail Hakkı Toprak Hazretler sert meşreb bir zât olup kendisini hayır ve hasenata adamış bir zât idi. Kerameti açık olup en belirgin hasleti ise kalpleri keşfederdi. Şahısları mahcup etmeden kalpten geçeni ifade ederdi. Çoğu zaman müşkülleri sormadan hallederdi.

Bir hatıra…

Şeyhimden dinledim; vaktiyle Çarşamba’dan tanıdığımız kimselerden bir molla yanında bir arkadaşı ile ziyarete gitmişler. Dergâha dâhil olunca Hazret o gelenlerden birisine buyurmuş ki;

“-Siz geriye dönün, yakın zamanda iade-i ziyaret yaparsınız!”

İşte öyle olacak ki imtihan için ziyarete gelinmemelidir. Meğer imtihan için gelen kişi iade-i ziyaret yapmamış ola. Çünkü o beğenirse İntisab edecekmiş.

Buradan anlıyoruz ki her rast gelen kişiye sır vermek doğru olmuyor. Bunun üzerinde tecrübeler çoktur. Köpek zorla ava gitmez, aslında kendisi avcı olacak. Buraları gözyaşlarımla belirtmek istiyorum. Çünkü kırk dört sene irşad görevini yürüten bir zâtı biz kim oluyoruz da evsafını anlatalım.

Bir hatıra…

Bir örnek daha mı? Samsun’da tanıdığımız Albay Ahmet Ulaş adında bir zâtı muhterem askerliği esnasında Sivas’ta Efendinin kiracısı olmuş. Efendiyi tanımış ve intisab etmiş. Şeyhine maddî ve manevî yardımları olmuş, efendiye yakın olduğundan çok töhmetlere şahit olmuş.

Sivas’tan başka bir memlekete tayin edilmiş, orada parkta bir arkadaşı ile oturur ve Şeyhlerden söz edilirken, Şeyhindeki hasletleri arkadaşına anlatır. Mesela

 “-Bir Mürşid Tebdili mekân ederek istedikleri yerlere giderler!” der. Arkadaşı inanmayınca Ahmet Ulaş daralmaya başlar ve Şeyhi ile rabıta kurar. Bir de ne görsün, Efendi karşısından gelir. Gelir, masaya eğilir ve

“-Şeyhler tebdili mekân edemezler he mi kardaş?”

Diyerek arkadaşına mukabelede bulunur. Ahmet Ulaşa da

“Sen de bizi bu kadar meşgul etme kardaş!”

 Deyip kaybolur. Meğer Ahmet Ulaş gezip dolaşırken Şeyhini yanında farz edermiş, bu da Hazreti meşgul edermiş.

Bir hatıra…

Bir daha yazalım mı? Ali Osman Hoca Efendimiz bir ziyarete giderken Bafralı Hacı Mustafa adında birisi Hoca Efendiye arkadaş olur. Trende giderken Hacı Mustafa Hoca Efendiye bir soru sorar. Hoca Efendi;

“-Orada hallolur!”

 Diyerek cevaplamaz. Fakat orada o meseleye dair bir konu geçmez. Ancak Efendi Hazretleri bu ziyaretçilerini yolcu ederken;

 “-Hoca Efendi Hacı Mustafa sana teslim!”

 İhtarında bulunur. Bunun üzerine Sivas Ülkesini geçtikten sonra Hoca Efendi, Hacı Mustafa’ya;

“-Sen giderken bir şey sormuştun, o ne idi ?”

Diye sorunca adam meseleyi anlatmış, Hoca Efendi de cevaplamış. Fakat adam;

“-Bunu ben sana giderken sordum o zaman cevaplamadın, şimdi cevapladın, bunun sebebi nedir?”

Deyince, Hoca Efendi;

“-O zaman Sivas Ülkesine girmiş bulunuyorduk yani Şeyh efendinin Ülkesinde fetva vermek adapsızlıktır” buyurur.

Burada şunu anlıyoruz.

 1- Ali Osman Hoca Efendi, ilk olarak ihvana adap dersi veriyor.

 2- Efendinin müridan ile arasındaki bağa işaret ediyor.

 3- Bu zevatın cümlesinin ilmi hem Kesbi ve hem de Vehbi olduğuna işaret ediyor.

 4-Müridan kıymetli olursa Efendinin onun hatırına tenezzül edip sorulan şeyleri kendisi cevaplayıp onun gönlünü alıyor.

Bir hatıra…

Efendim ile Çorapçı Hanından çıktık, kar ve buzlar üzerinde Camiye gidiyorduk. Yer Çifte Minareli Medresenin yanı. Efendim giderken sohbet ediyor ve buyuruyor ki;

İsmail Efendi bu medresede İsmet Paşa ile beraber ders görmüşler.

”-Bazen biz bu yolu seçtik paşa o yolu seçti, bakalım kim kârlı çıkacak diye düşünmüyor değiliz?” buyururdu. Bu yolu seçenler kârlı çıkmaz mı kardaş? İhramcızade’nin cinlerin bile Şeyhi olduğuna rivayetler varsa da biz acizler sahihlik derecesini bilmemekteyiz. Onunla ilgili menakıp çok ise de istenilen şekilde izahından aciziz.

Bir hatıra…

Yalnız şurada dilim döndüğü kadar ile bir mevzuu geldi hatırıma. Beni bağışlayın. Cumhuriyetimiz döneminde bundan birkaç sene evvel Dünya İslâm Birliği adına bir kongre yapılması için Devletlerarası bir karar alındı. Merkezi Afganistan, her Devletten iki delege  (tarihini bilemiyorum) gelir, kongre başlar. Türkiye delegelerini gören bir şahıs bunlara yanaşır;

“-Efendiler siz Türkiye’nin hangi ilindensiniz”

Diye sorunca 

“-Biz Sivas ilindeniz.”

 Demeleri üzerine

“-Ha… Orada İsmail Toprak Hazretlerini bilir misiniz?”

Onlar

“-Biliriz”

Deyince bir kucaklaşma olmuş ki o manzarayı ben târif edemem, onu sizin takdirinize bırakıyorum. Kim bilir o zâtlar Dünyanın neresindedir. Aman efendim o zâtın elini ayağını bizim için öpün diye çok ihtiramda bulunmuşlardır. Buradan ihlâsınız kadar ibret alın.

Bir hatıra…

Bir daha yazalım mı? Çarşamba’da Bayburtlu fırıncı meşhur Halil Usta isimli bir ihvanımız var idi. Bu zât hanımı ile beraber Hacca gitti. Hac görevlerini yaptıktan sonra trafik kazasına uğrar ve yaralanır. Bunu Cidde de bir hastaneye kaldırırlar, hanımı yanında(bu iki naçar biri kadın biri yaralı) .Hastanede bırakıp diğer Hacı arkadaşları yurda döner. Lisan bilmeyen bu iki garip orada kalır. Bundan sonrasını hanımından dinleyelim:

 “-Efendi bizi hiç bırakmadı, her gün hastaneye geliyor, sohbet ediyor, ikindi vakti olunca gidiyordu. En son yine geldi ve giderken “ben artık gelmem” diyerek kapıyı örttü ve gitti. Bizim hasta o akşam vefat etti ve defin edildi. Araplar beni arabaya koydular, Efendi yine benimle beraber ta Ankara’ya kadar benden hiç ayrılmadı. Tâ ki siz evlâtlarım beni karşılamaya geldiniz efendi de o zaman bırakıp gitti.”

 Dediğini oğlu Hâlit ifade etmiştir.

Bir hatıra…

Bir daha var. Bir zaman Fatsa’dan iki arkadaş Sivas’a ziyarete giderler, bakarlar ki efendi de Çermikte, onlar da gider Çermik’e. Meğer o günlerde bir hırsızlık olayı olmuş, polis sıkı tahkikatta. Bu iki yabancıyı polis görünce takip ediyor hangi çadıra giriyorlar diye. Nihayet bir çadıra giriyorlar, polisler de o çadıra giriyor. Amma bakıyorlar ki büyük bir kalabalık, Efendi Hazretleri de orada başta oturuyor. Onlar da kapının ağzına diz çöküp oturuyorlar. O esnada bir postacı bir mektup getiriyor, efendi Hazretlerine veriyor. Mektup İsmet Paşa’dan geliyor. Bu manzarayı gören polisler seslerini çıkarmadan çıkıp gidiyorlar.

Buraya kadar yazılan İhramcızâde’nin Menkıbeleri nasıl bir Mürşid-i kâmil olduğuna delil kâfi gelmektedir.

Fakat biraz da Revaktan bahsetmeden geçmek istemiyorum. Revak; yıl 1991,sayı 82.  İhramcızâde’nin Vâkıfa hizmetleri:

“… Yani öyle insanlar vardır ki kutup yıldızları gibidirler. Niceleri vardır ki böyle insanlara bakarak yollarını düzeltirler. Topluma hizmeti vicdani bir görev sayarlar. Hem kendilerine hem de çevresindekilere faîdeli olanlar her devirde çok az bulunur. İşte böyle çok az bulunan bir kâmil kişi tanıdım ki sanırım bu zâtı siz okuyucularım da tanırsınız. Sadece Sivas’a değil Türkiye’nin birçok yerine çeşme, camii, köprü yapılmasına öncülük eden İhramcızâde İsmail Hakkı Toprak’tan bahsediyorum. Bu zât soyadı gibi alçak gönüllü, bilgisi arttıkça gururu eksilen, bir insanı kâmil idi.

1964 Temmuz ayı idi, günü hatırlamıyorum. Yeni çarşıda şimdiki belediye otobüslerinin kalktığı yerdeki Çorapçı hanını Sivaslı olanlar çoğu bilirler. Bu ahşap bina içinde bir oda var idi ki buraya Vekâle derlerdi. İhramcızâde’yi işte ilk defa bu binada gördüm. Orta boylu, beyaz benizli, kemerli burunlu, aksakallı bir gönül tabibi idi. Sessizce içeri girdim, selâm verdim, bir kenara oturdum. Burada bir düzine yaşlı kişiler halka olmuş oturuyorlardı. Gençlik duygularım beni meraktan meraka sürüklüyordu. Bu adamlar ne maksatla burada toplanmışlardı. Biraz sonra zihnimdeki düğümler çözülüverdi. Zirâ İhramcızâde bir baş işareti yaptı, oturanlardan Hacı Bekir amca dedikleri zât elini kulağına attı, yanık bir sesle söylemeye başladı;

Sakıya camında nedir bu esrar, kıldı bir katresi mestane beni,

Şarab-ı lâlinde ne keyfiyet var, söyletir efsane efsane beni,

Bakmazlar dertliye ağlındır diye, hakikat bahrinde dalgındır diye,

Bir sâhî Leyla’ya vurgundur diye, yazmışlar deftere divane beni,

Bu güzel parça hem dinleyeni hem söyleyeni derinden etkiledi, orada oturanların gözleri nemlendi, baktım bazılarının yanaklarından yaşlar süzülüp gidiyordu ve gönül incileri peş peşe dizildi. Niyazi Mısrî’den söylüyorlardı( Gel Ey badi saba haber ver canan ellerinden…  ).Yine sıra Hacı Bekir efendiye geldi. Aşk ve vecd ile söylüyor idi.

Seni ben severim candan içeri, yolum vardır bu erkândan içeri,

Beni bende dimen bende değilim, bir ben vardır bende benden içeri,

Yunusun sözleri hundur, ateştir kapında bir kuldum senden içeri…

Elbette dertli olan derman arar derdine. Lâkin nerede ne arayacağını bilmeyenler boşuna zahmet çekerler. Böyle yanlış anlayışlar insanı şaşkına çevirir. Niyazi Mısrî bu gerçeği şah damarlarından yakalamıştır.

Derman arardım derdime, derdim bana derman imiş,

Burhan arardım aslıma, aslım bana burhan imiş.

Sağı solu gözler idim, dost yüzünü görsem deyu,

Ben taşrada arar idim, ol can içinde can imiş…

Bu şiiri vekalede sık sık okunurmuş. O günde İhramcızâde’nin meclisinde tekrar okundu, vecd ile dinlendi, zâif vücutlu, mahzun tavırlı birisine dönerek hitap edildi;

“-Söyle Karasarlı!”

Karasarlı söyledi, söyledikçe coştu. Sesi güzel değildi lâkin içtendi, samimi idi, göründüğü gibi olan ruh asaletiyle zevkle dinletiyordu. Bu adam kendi şiirlerini okuyordu. Bu gönül dostunu daha sonra yakından tanıdım, araştırdım, İhramcızâde’nin kendisi tarafından yazılmış on adet şiirini tespit ettim. Bu şiirler sanat endişesinden uzak Tasavvufî neş’e ile dolu parçaları idi. Oğlu Kâzım Toprak’ta bulunan kendi el yazması bir kitaptan seçilen şu şiirlerini geliniz okuyalım.

Gönül dilberdedir Elhamdülillâh, Lebi Kevser’dedir Elhamdülillâh,

Çu dil dilberde seyreyler , Cemâli dahi bir perdedir Elhamdülillâh,

Gönül dostun tenha Cihanda,Adû kim kerdedir Elhamdülillâh,

Değil ğam yok olursa terki canım,Acep hoş yerdedir Elhamdülillâh,

Ezelden Hamrı aşkı içti bu Hakkı, Henüz ol sıradadır Elhamdülillâh…

Oğlu Muhammet Kâzım Toprak’a soruyorum,babanız en fazla kimleri sevmezdi diye.Tek cümle ile cevaplıyordu

“-Onun sevmediği yoktu ki!”

İhramcızâde’nin Şeyhi Mustafa Tâki Hazretleri meşhur bir mevlit yazıyor.İhramcızâde de bunu nazma çekmiştir. 165 beyitlik mesnevî tarzında yazılan bu mevlidi bazı ilâhiler ile birlikte 52 sayfalık bir kitap hâlinde 1969 yılında İstanbul dizer gonca matbaasında bastırılmıştır. Yâre Yâdigâr ismi ile basılan bu kitapta İhramcızâde’nin Türkçe, Farisice, Arapça bazı naatları da mevcuttur. Şimdi o mevlitten küçük bir bölüm sunalım:

Âdem ata Cennet’ten indi, Nurî Ahmet’i alnında gördü,

Babadan oğla o Nurî Celil, gelmesine olmuş güzel bir delil,

Seyyidil Enbiya ol Mustafa’nın, hem o güzel canan bağı vefanın,

Kim hâmili olsa ol Nurî abad, Âşık olurlardı hem ona her fert,

Babası Abdullah, kavmi Mudari, annesi Âmine hâmil Nebî

Altı ay bilmedi hâmilliğini melekler ederdi Âmilliğini…

Neşir hususunda ise İhramcızâde’nin çalışmaları, yazıları maalesef bir araya toplanılmamıştır.1969 yılında yazdığı ve Şam’da bulunan Hacı Bahaüddin efendiye gönderdiği bir mektup iyi bir örnek teşkil eder kanaatindeyim. Süslü Neşir dediğimiz bu yazı, türünde güzel bir örnektir bu mektup işte:

Bir mektub…

 “Öteden beri derdi muhabbetiniz ile Nâlân olan kalbim yine Nâle-i efğanımı baştan aşırmak ile giryan ve suzan olarak kalemi elime aldım. Sultanım ne buldum ise sizinle buldum ve bu fenada ne gibi bir zevke erdim ise mutlaka sizinle erdim. Elbette bir gün olur mahzarı iltifatı ve naili mükâfatın olurum. Lutf et ,kerem et, beni zümre-i dil feribden ayırma”… 

Vefatından sonra kitaplarının bir kısmı Darendeli Hulusi Efendiye gönderilmiştir. Hayatı ve Hayratı mânevi dünyasını böyle kısaca tasvir ettiğimiz İhramcızâde’nin kısaca hayat hikâyesine geçebiliriz. Nüfus kaydına göre 1296/ 1880–81 yıllarında Sivas Örtülü Pınar mahâllesinde dünyaya geldi. Dedeleri Kâbe’nin örtüsünü değiştiren bir kimse olduğu için sülâlesine İhramcı denmiştir. Babası Hüseyin Hüsni, annesinin adı Âişe hanımdır. İhramcızâde 7 yaşında iken babası Zara’ya Adliye Başkâtibi olarak gitmiş. Orada sıbyan mektebini bitiren İhramcızâde 10 yaşında iken Sivas’a gelip Rüşdiye’ye girmiş, burasını da bitirdikten sonra Adliye’ye Mülâzimeten, stajyer memur olarak gönderilmiştir. Tokat’ta hem memuriyetini sürdürüyor hem de medrese öğrenimini tamamlıyor ayrıca Tokat’ta Hacı Mustafa Hâki Efendi’ye intisab ediyor. Mustafa Hâki Efendi 1324(1919) yılında Tokat mebusu olarak İstanbul’a gidince İhramcızâde artık Tokat’tan ayrılmak zorunda kalıyor. Sivas Düyüni Umumiye memurluğuna tayin ediliyor. Düyüni Umumiye kaldırılınca Sivas inhisarlar dairesine geçiyor.1927 yılında Zara’nın Çakrı Tuzlasına bağlı Cedid Tuzla memurluğuna atanır. Cedid de 1931 yılı Temmuz ortasına kadar çalışır ve kendi arzusu ile emekli olur. Emeklilik yıllarının büyük bölümünü Sivas’ta geçirmiştir. 1969 yılı 2 Ağustos Cuma ertesi günü Hakkın Rahmetine kavuşmuştur. Bu ulu kişi geride mânevi ve maddi derin izler bırakarak göçmüştür.

Yazımın başlığı  “İhramcızade’nin Vakfa hizmetleri “ idi. Şimdi o hizmetleri sıralamanın zamanı geldi.

Ulu Camii 1950 yıllarında harabe hâlindedir, ibadete kapanmıştır. Bu hâl Sivas halkını derinden yaralar, İhramcızâde bunu fark eder ve hemen bir dernek kurulur.1955’ten 1966’ya kadar Ulu Camii tamirattan geçer, ibadete açılır.

Ya köylerde yaptırdığı çeşmelere ne dersiniz. İlk defa Zara’nın Cencin köyüne gider, burada içme suyu olmadığını görünce hemen harekete geçer. Halktan para toplanır, köye 6 km. uzaklıktaki Kızılçam tepesinden içme suyu getirilir.

Ayrıca aynı köye Kızılırmak’tan geçmek için köprü yaptırır. Tozanlı köprüsü 1943 de yeniden yaptırılır, halkın hizmetine açılır.

 Ayrıca Sivas’ta Hoca İmam Camii’nin minaresini sadece kendi parasıyla yaptırır. Yüreği iyilikler ile dolu olanlar hayır yapmaktan usanır mı? İhramcızâde hayırlarına devam eder.

1958–1962 yıllarında Sivas İmam-Hatip Lisesi için dernek kurulur. Bu derneğin başkanı yine aynı zâttır. Türkiye’nin muhtelif yerlerinden toplanan paralar ile Sivas’a hizmet gelmesine sebep olur.

Sivas içinde 27 çeşmenin yapılmasına yardımcı olur. Maddi ve mânevi yönü ile bu kadar hizmet eden kimseler başka ülkelerde yaşasaydı acaba böyle insanlara nasıl mükâfatlar verilirdi? İhramcızâde soyadı gibi mütevazı olduğu için kimseden bir temenna beklemedi. Lâkin biz iyi insanları genç neslimize iyi tanıtmalıyız, eserlerini toplamalıyız, böyle zâtları unutulmaktan kurtarmak için onların hizmetlerini zaman zaman hatırlamalıyız. Evet Revak burada son.

VASİYETNAME-İ İHRAMİ  (K.S.)

Eûzû billâhi min-eşşeytanir-raciym

Bismillâhirrahmânirrahîym

Kardaşlarım, bu dünya fânidir, Ahiretin bir tarlasıdır. 30 gün Ramazan-ı Şerif 300 güne bedeldir. 6 gün Şevval-ı Şerif 60 güne bedeldir. Zaten bir sene de 360 gündür. Bununla beraber tutarsan bir sene, gecesi kâim, gündüzü sâim olmuş oluruz. Biz Şevval-i Şerifin 9’unda oruca başlar 15’inde bayram ederiz.

Sen seni sevdiğinle bil, o seninledir. Kardaşlarım ruhlar ezel-i ervahda böylece bir olmuşlar. Burada da bir olduk, biriz, beraberiz. Her peygamber ve evliya’nın bir tur yeri vardır. Herkes ister Mekke’ye, Medine’ye gidip orada kalmayı. Biz de istiyoruz amma sizleri de bırakıp gidemiyoruz. Biz Mekke -Medine burayı yaptık. Biz Cennete gitsek bile siz vazifenizi yaptıkça sizin hiç birinizi almadan gidersek Cennet bize haram olsun! Biz sizi bırakmayız. Siz vazifenizi yaptıkça… Hadis-i Kutsî  “ men arafe nefsehû, fegad arefe Rabbehu” nefsini bilen Allah’ını da bilir, ezeli ervahda işte böylece ruhlar bir arada görüşmüşler. Burada da görüşüyoruz.

Ehlullah derler işte, Allah’ın ehlisiniz. Bizi Allah için ziyarete geliyorsunuz. Uzaktan, yakından. Tarikatımız Hâlidi Hâki Nakşibendidir. Evveli şeriat, ortası Tarikat, âhiri şeriat’tır. Bizim de Şeyhimiz Hacı Mustafa Hâki K.S aziz Hazretleri idi. Bizde sizin gibi Allah için ziyaretlerine gider gelirdik. Türbesi Seâdetleri İstanbul’da Fatih Şerifte’dir. Yine gidip geliyoruz, biriz, beraberiz. İşte böylece Allah’ın ehlisiniz. Allah diyene Ehlullah derler. Ne yazık ki çalışmıyoruz.

“Ennasü Temütüne Kemâ Teîşune ve Tühşerune Kemâ Temütün” sadaka Rasulûllah. Yani dünyada hangi sıfat ve ne amel üzere iseniz o hâlde vefat edersiniz ve hangi sıfat üzere vefat ederseniz o sıfat üzere haşrolursunuz. Mü’minin kalbi daima Allah ile olmak lâzımdır ki vefatımız zamanında Allah ile olabilelim. Resülüllah Efendimize bir Arabî sordu;

“-Amellerin Allah huzurunda hangisi efdaldir, onu bana talim eyle!”

 Deyince Resülüllah Efendimiz buyurdu ki;

“-Bu dünyadan çıktığımız zaman dilimiz Allah ile teslimi ruh etmek için daimi surette Allah zikri ile meşgul olmalı hatta hakkımızda murâi diyecek kadar Allahı zikir etmeli !”

Kardaşlarım amellerin efdali zikirdir. Fakat çalışamıyoruz. Sen seni sevdiğinle bil, o seninledir. Allah’a kul olmak ne zor! Dışı insan, içi hayvan olmak da ne zor!

 Kardaşlarım! İşte Haccın şartı üç’tür. Helâl paran olacak. Sıhhatin yerinde olacak. İyi bir arkadaşın olacak beraber gidersiniz. Biz Mekke- Medine burası yaptık.

Kardaşlarım, insan bir yolcu gibidir veya bir misafir gibidir yahut da bir kiracı olmalıdır. Yolcu ve misafirin nesi olur konargöçer, o kadar. Yeter ki Allah’a kul olmalı.

“Pişimeni der Yemeni,der Yemeni pişimeni”

Bizi sevenler Yemen’de olsa dizimizin dibindedir,bizi sevmeyenler dizimizin dibinde de olsa yine Yemen’dedir. Ruh bir şimşiri hûda’dır, ten kılıf olmuştur ona .Kılıç kından çıkınca daha keskin olur,biz hiç kimseye vurmayız amma kendi kendine vurursa biz ne yapalım,kendisi bilir. Biz dünya ve ahiret işlerimizde biriz, beraberiz.Maddi ve mânevi işlerimizde biriz ,beraberiz. Sen seni sevdiğinle bil, o seninledir. İşte her ne varsa bu kadar. Rızaenlillâhi Teâlâ Fatiha.”

İhramcızâde’nin Şam-ı Şerifte bulunan Hâki Hazretlerinin oğlu Hacı Bahaüddin Hazretlerinin yazdığı mektup. (Bu mektubun bazı kısımları Revakda geçti)

Eûzûbillâhimineşşeytanirracîym

Bismillâhirrahmânirrahîym

Şeyhim güldür ben anın yaprağıyam,

İlâhi yaprağı gülden ayırma.

Seni sevmek benim dinim imanım,

İlâhi dini imandan ayırma…

İşte öteden beri derdi muhabbetinizle nâlan olan kalbim yine Nâle-i Efganını baştan aşırmak ile giryan ve suzan olarak kalemi elime aldım. Sultanım ne buldum ise sizden buldum ve bu fenada ne gibi bir zevke erdim ise mutlaka sizinle erdim. Pederi kuzeri kuvarimiz (insanülayn Aynülisan ) min haysül kühliyeti mahsurı vücut iken fettanei, seyyidina Hâki Kuddise Sırrâhûlâli efendimiz sultanımızdır. Onun derdi ruhaniyyetinin perveri derdi bezminden bir an hâli olamam .Ne çare ki her an tahtı Kâhi sultanlarına varamam. Nadiren vara bilsem de kendisini bulamam.Eğer görsem Avni nazarla mahdari iltifati olsam bir zevki huzur ve tumaniyet bulurum ki âdeta kendimi bu âlemden çıkmış ve canana vasıl olmuş bilirim.İşte bu tesirin icrayı ahkâmından olmalıdır ki sizi hiç unutamam. Aksi timsâlinizi gözlerimden sizi ve suvari hayalinizi gönlümden çıkaramam.Her nerede bir çeşmi siyahın fusu-u kârı bakışınızı görsem yüreğim çarpar ve dide-i kalbim size bakar.Bu zevk ile geçirdiğim günleri feleğe değişmem. İşte bunların uluiyyeti fesendanesinden olmalı idi ki arada o nezdi âlinize gelir, envarı cemâl ve ehvali bi melalinizden haddu bi ğaye feyizler alırım.Şimdi o nazarı kimyayı isrinden durmi oldum ey nâme git o mahzarı fûyuzâtı alemyan olan pür pâye yedi kemâle tâzim ve muhabbetle hâli pür melâli Hazreti Bahay’a huzuren arz et. De ki;sizin nazarınızdan Şahı Râhâ yol gider.Lütfen bu nazarlarını üzerimizden deriğ etmesinler.İşte bu ahkârul mevcut ve şu tarzla Dergâhı Bariye arz ve iltica ediyorum.Diyorum ki; Ey hûdâ nazarı ,nazarı iltifatı yardan sâkıtım.Fakat hâlen o yedi ve aczimi muhabbetine ve âri vârını sana ve seni sevenlerin rahine sarf eden bir kulun değil miyim? Elbette bir gün olur mahzarı iltifatın ve naili mükâfatın olurum. Lutf et , kerem et beni o zümre-i dilferihden ayırma…

15 Rebi-ul evvel 1341—İhramcı oğlu İsmail Hakkı Sivasi”

İhramcızâde’nin vefatı dolayısı ile Avukat,şair ve yazar Yavuz Bülend Bakiler’in 2 Ağustos 1969 tarihli Hizmet Gazetesinde çıkan yazısının aynıdır. Dinleyelim:

“İsmail Efendi Hakkın Rahmetine kavuştu. Sivas onun şahsında çok şeyler kaybetti. O bir tesbihin imamesi gibiydi. Toplayıcı , yapıcı, güzelleştirici ve huzur verici bir şahsiyeti var idi.İslâm’a yakın ve bağlı olanlar hariç tutulursa denilebilir ki onun bu  şehirde hiçbir dostu yoktu.Aynı zamanda İslâm düşmanları hariç tutulursa onun bu şehirde düşmanı da yoktu. Kanunlar çıkarılmıştı,hiçbir kimse Bey-Efendi-Ağa-Paşa gibi bu Milletin Ruhunda,dilinde, edebiyatında yer eden kelimeleri kullanmayacaktı.Bu garip,acayip kanuna rağmen o bu şehirde ve bütün çevre vilâyetlerde yarım asrı aşan bir süre içerisinde hep EFENDİ olarak bilindi.Hep EFENDİ diye kendisine hitap edildi. Yakınları arasında onun bir tek cümlesi bir Ceza Hâkiminin veya bir Hukuk Hâkiminin hükmünden daha tesirli olurdu. Bir yoksulun giyindirilmesi, bir düşkünün kalkınması, ecdat yadigârı bir eserin korunması veya yeni baştan yapılması, bir kültür müessesinin kurulması onun uzatacağı parmağa ve söyleyeceği bir tek cümleye bağlı idi. Kanunla, zorla, zulümle, tehditle değil faziletle, efendilikle yapıyor, yaptırıyordu.

Kendisini ilk görüşüm galiba ilkokul tahsilimin ilk yıllarında idi. Babam beni elimden tutarak ona götürmüştü. Bir büyük odada edebiyle oturan insanlar arasında bende diz çöküp oturmuştum. Orada nasıl bir sohbet yapıldığını şimdi bir tek cümlesini bile olsun hatırlayamıyorum. Sonra aradan 8–10 yıl geçti, babamın tayini Gaziantep’e çıkınca bizi uğurlamaya gelmişti. Üçüncü bir defa daha göremedim, babamın çok yakın bir dostu idi. Ben siyasi bir takım çalışmaların içine girince ziyaretine özellikle gitmedim, gidemedim. Böyle olmasına rağmen çok ilerici bir İstanbul gazetesi onu ve beni Sivas’ta Nurcu Medresesinin Şeyhi olarak gösteriyor. Hâlbuki merhum İsmail Efendi Nakşibendî Tarikatına mensuptu. Gösterişten hatta sesli ibadetlerden tamamen uzak münzevi, sessiz, sakin bir hayat yaşıyordu. Benim Şeyhliğim ise en ahmak insanların bile inanmayacağı bir uydurmadan ibarettir. Bu safsataya inanan solcular olmuştur.

 İsmail Efendi halkasına dâhil olmuş çok mü’minler tanırım. Temiz, terbiyeli, inanmış, namuslu ve çalışkan insanlardır. Bir ayaküstünde bin bir yalan riyakâr ve sahtekâr insanların cemiyetimizi alt üst ettikleri bir devirde İsmail Efendilerin kaybı teessürümüzü daha arttırıyor. Mânevi yapımızın mimarlarından biri daha toprağa düştü, Allah Rahmetini üzerinden ve üzerimizden eksik etmesin. Âmin.”

37) HAFIZ HAKKI ÜRGÜBÎ HZ. ( K.S )

1901 tarihinde Sivas’’ta doğmuş,1992 tarihinde yine Sivas’’ta vefat etmiştir.

Bu zâtı şerif bildiğimiz günden beri İhramcızâde’nin yanındadır. Her ziyarete gidenin ders müzakeresini İhramcızâde, Hafız Hakkı Efendi’ye havale ettiği herkesçe malûmdur. Altın halkanın 37.halkasını teşkil ettiğini bize duyuran şu mektup olmuştur.( Ali Himmet bir huzuru adese, 12 Ağustos 1969, ŞARKIŞLA)

Pek Muhterem kardaşım Hafız Hakkı Efendi! Hürmetle selam eder, mübârek hatırınızı sual ederim. Kardaşım! Efendi Hazretlerinin vefatı biz acizleri vicdanen yakmış, kavurmuştur. Allah Rahmet deryasına ğark eyleye, zâten etmiştir. Allah-û Teâlâ sizlere sıhhat ve afiyet versin, ihvanı bâ sefaya cümleden taziye ve feyizlerinin artmasını Cenabı Hak’tan temenni eylerim. Aynı gün Darendeli Hacı Hasan Efendi ile zât-ı âlinize hususi mektup yazdım. Hacı Hasan Efendi elli senelik arkadaşımdır. Bu mektubu size okumaya teeddüp ettiğinden okumamıştır. Tekrar size mektup yazmaya min gayri haddin mecbur kaldım. Lütfen kabulünü rica ederim ve bir de EMANET-İ İLÂHİ olan vazifeyi sizin uhdenize tevdi eylediğinden hiç şüphem yoktur. Evvelce verilen işaretleri kâfidir. Hiçbir işaret verilmese bile bütün Saadât-ı Kirâm Hazeratının usulü âlileri veçhiyle böyledir. Kabul buyurduğunuza dair bana bir satır yazı ile beyan buyurmanızı reca ederim.

Efendi kardaşım! Şuraya buraya atmayınız, vazifeye devam ediniz. Bu hakkı size Allah ve Saadât-ı Kirâm Efendilerimiz lâyık ve münasip görmüşlerdir. Çünkü usulü Saadât böyledir. Bir Mürşid-i kâmil’in hayatında kim vekil olursa o asil olur. “El-vekiylü Kel asil.” İster buyur ister buyurma kırk senedir hayatı zamanında vekil siz olduğunuzu biliyorum. Efendi Hazretleri hayatta iken görüştüğümde sualime cevap olarak zati âlinizi buyurmuştu. Bu hususta her türlü kanaatim ve itimadım sizedir. İcap ederse bu mektubu bütün ihvana okuyabilirsiniz. Mustafa Hâki Hazretlerinin İstanbul’da vefatı üzerine üç ay sonra Sivas’a İstanbul’dan telgraf geldi. Bütün rabıtalar Tâki Efendiye çevrildi ve yapıldı. O zâtı muhterem Hâki Efendinin vekâletini Tâki Efendi yapıyordu. Gerçi ben Gümüşhaneli dergâhına mensubum amma usulde hiçbir ayrılık ve fark yoktur. Aynı birbirinin parçasıdır. Hacı Hasan Efendi bunları hep bilir kardaşım, Ümmeti Muhammedi şuraya buraya yormayınız. Cenab-ı Hak feyizlerinizi müzdar eyleyip hayırlı muvaffakiyetler nasip ve müyesser eyleye kardaşım efendim.”

Şarkışla da Mustafa Özütemiz tarafından bu mektubu Ali Osman Hoca, Efendi Hazretlerinin, o büyük zâtın eline geçince hiç durur mu? Hemen harekete geçer. Fatsa, Ünye, Terme, Çarşamba ve Samsun dolaşır ve ihvanı Hafız Hakkı Ürgubi Hazretlerine rabıtayı çevirmelerini haber verir ve tavsiye eder.  Silsile-i Şerif manzume-i fârisideki 37.  mısraı da bizzat kendileri yazmışlardır ve şu sözleri ile takviye etmişlerdir ki ; “Yeryüzünde hiç kimse kabul etmese bile benim Şeyhim bu zâttır” buyurmuşlardır.

Bir hatıra…

Şöyle bir sözlerine şahit olduğum vardır. Bir gece bir ihvanımızın evinde sohbet ederken, diğer bir ihvanımız Sivas’tan ziyaretten dönmüş, Efendi Hazretlerinin Hoca Efendi Hazretlerine:

“-Hassaten selâm götür, ellerinden öperim.”

Dediğini söyleyince 

“-Ve Aleykümüsselâm, Esteğfirullah ben de onun ayaklarından öperim.” diyerek mütevazı bir surette hafif sesle karşıladığını bilirim. Bununla beraber Ali Osman Hoca, Efendimiz Hazretlerinin nasıl bir derviş, ne kadar müdekkik bir mürid, ne büyük bir âlim olduğu bütün ihvanca bilinir bir zât olduğu hâlde bir nebzecik de Altın halkanın 36. halkası olan İhramcızâde bölümünde bahsetmiştik. Fakat bazı ahmak ve nadan olanlar bu değeri anlamayıp kendi seviyesinde görenler yanılgıya düşüp; yok biz Ruhaniyetteyiz, yok biz falan falanı tutuyoruz diyerek perişan hâle geldiler. Nitekim aynı hâl şimdi de mevcuttur. Allah cümlesine akıl vere!(âmin)

Şimdi bu konuyu bırakarak merhum Hafız Hakkı Ürgubi Hazretleri’’nin kim olduğunu tanıtmak için onun hakkında yayınlanan bir yazıyı ele alıyorum. Şimdi onu dinleyelim.

SİVAS’TAN BİR GÜZEL İNSAN DAHA GÖÇ ETDİ

Bir yıldız daha kaydı gökyüzü semasından ve bir âlim daha göçtü yeryüzünden. Âlimin ölümü âlemin ölümü gibidir. Hadisi şerif doğrultusunda yeri doldurulamayacak bir boşluk daha oluştu ve göçüp giden iyiler kervanına bir güzel insan daha katılmış oldu. Ne gariptir ki bizim toplum olarak bir değeri yitirdikten sonra kıymetini biliriz. Dilerseniz bu yitirdiğimiz değeri biraz tanımaya çalışalım.

1315 yılında Sivas’ın Ulu Atak mahâllesinde doğdu. Babası Feyzullah efendidir, dedesi İsmail Hakkı Efendi Sivas’a gelip yerleşmiş. Ataları Şam’dan Ürgüp’e daha sonra Zara’ya ve oradan da Sivas’a göç etmişler. Baba tarafından şecere silsilesi Hazreti Hüseyin’e kadar ulaşır. Annesi Hatice hanımın soyu da Horasanda Anadolu’ya İslâm’ın yayılması için gönderilmiş büyük mücahitlerden Şeyh Mahmut Merzubani Hazretleri Zara’nın Tekke köyünde Türbesinde medfundur.  Çok az insanlara nasip olacak olayları hayatında yaşayan ve şahsında bütünleştiren bir güzel insanın ana ve baba soyunun Hazreti Peygambere kadar ulaşması tamamıyla Cenabı Allah’ın bir lutfudur. Annesiyle babasının evliliği kendisinden şöyle nakil edilir:

“-Annemi evvelce birine nişanlamışlar lâkin nişanı erkek tarafı geri bırakmış. Tekrar başka birine nişanlamışlar fakat bir müddet sonra bu nişan da bozulmuş. Bu defa dayılarım annemi babamla evlendirmişler. Babam Seyyid, annem Şerif’tir. Eğer önceki o iki nişandan biri evliliğe dönüşseydi, elmas çamura düşmüş olurdu”.

Merhum Hafız Hakkı Ürgubi Hazretleri ilk tahsiline medresede başlamıştır. Öğrenciliği sırasında bir kız iki erkek kardeşini kaybetmiş, babası Rus Harbine katılmış ve bir daha da kendisinden haber alınamamıştır. İki sene sonra annesini kaybederek yetim ve yalnız kalmıştır..Bu zor şartlarda medrese tahsilini sürdürememiş fakat hafızlığını tamamlamıştır. Bundan sonra Hafız Hakkı ismi ile tanınır olmuştur. Askerliğini Sivas’ta yapmış, burada Nakşibendî Tarikatı Şeyhi İhramcızade İsmail Hakkı Toprak Hazretler ile tanışmış ve uzun yıllar yakın dostlukları ve samimi muhabbetleri devam etmiştir.

 Yedi yaşında namaza başlamış ve kazaya namazı kalmamış. Şakadan da olsa yalan konuşmamıştır.

 Resmen emekli olduğu 1977 yılına kadar ilk defa Hoca İmam Camii sonra Vişneli Camii, Meydan Camii ve Osman Paşa Camilerinde olmak üzere 52 yıl imamlık yapmıştır.

 Bir teneke buğdayın 14 lira olduğu yıllarda 12 lira 55 kuruş maaş alıyordu yani bir aylık maaşı ile karşılığında bir teneke buğday alamıyordu. Fakat Camiler boş kalmasın bilhassa bu ihvana hizmet ve Şeyhine yardım emeliyle bu görevi sürdürüyordu.

 Son derece mütevazı, kendini ön plana çıkarmayan, devamlı tefekkür hâlinde olmayı tercih eden merhum Hafız Hakkı Ürgubi Hazretleri, İhramcızade İsmail Hakkı Toprak Hazretleri’’nin, mürşidi Mustafa Tâki Hazretlerinin tekkesine gittiğinde onun dikkatini celp ediyor ve tekkesinde imamlık yapmasını istiyor. Terbiyesi, ahlâkının güzelliği kendisini Tâki Efendi Hazretlerine sevdiriyor ve Tarikata intisab ediyor.

Mustafa Tâki Hazretlerinin vefatından sonra Şeyh olan İhramcızade İsmail Hakkı Toprak Hazretleri, Hafız Hakkı Efendiyi genel Halifelikle görevlendiriyor. İhramcızade İsmail Hakkı Toprak Hazretleri yaşadığı müddetçe müridlerinin hizmet ve terbiye görevini Hafız Hakkı Efendi’ye vermiş, vefatından sonra Şeyhlik makamında aynı hizmeti sürdürmüştür.

 Bu hizmeti döneminde çok güzel bir topluluk oluşturmuş, Resulullah (S.A.V) Efendimizin hayatını şahsında ve Müridlerinde gündeme getirip canlı birer örnek olmuşlardır. Bu güzel insan güzel yaşadı, güzel bir günde (Beraat gecesi), güzel bir şekilde Rabbine teslim oldu.(18 Şubat 1992.)Yaşamında olduğu gibi ölümünden sonra da sevdiği insan İhramcızade İsmail Hakkı Toprak Hazretleri ’nin Ulu Camii bahçesindeki kabrinin yanı başına âdeta kucağına defin edilmiştir.

 Mevlâ güzel insanlarla ahiret de birlikte olmayı sevenleri ile nasip etsin. Peygamberimizin ve güzel insanların şefaatlerinden mahrum etmesin! Ne mutlu güzel yaşayıp güzel ölenlere!

Bu yazı burada bitti, bundan sonra başka bir ilâveye lüzum görmüyorum. Buraya kadar yazdıklarım belli bir bilgiye bir bilenin desteğine göre yazıldı. Fakat sisile-i zehabın yani Altın halkanın 38. halkasını, yetkili bir işarete göre yazacağımı sanıyorum. İnşaallah kabul olunur.

38) MUHAMMED BİN HASAN ÖZCAN TERMEVΠ ( K.S.)

05.03.1931 tarihinde doğmuş ve 08.09.2009 tarihinde vefat etmiştir.

Tarikat-ı Aliye-i Nakşibendiyye Silsile-i Şerifi Altın halka adı altında buraya kadar belirli kayıtlar ve bilenlerin desteği ile yazılmış oldu. Bi inâyetillâhi Teâlâ Mevlâ’dan yardım dileği ile şöyle başlamak arzu ediyorum. Mevlâ’m hidayet eyleye! Elhamdülillâh biz âciz de onlardan biri sayılırız.1942 ‘den 1949 tarihine kadar hem hayat olmuşuzdur.

Tarakçı Hamit hoca kimdi? Nasıl bir zât idi bu zâtı şerif? Genç yaşlarda hatta buluğ çağına gelmeden Fatsa’nın Fizme köyünden kalkar Çorum’a ilim tahsiline gider. Bu sırada bir vesile ile Çorumlu pirimiz Hacı Mustafa Rumî Hazretlerine intisab eder. Bu arada hem zahiri hem batıni ilimlerde çok ilerlemeler elde eder. Zahiri ilimlerde o kadar çok ilerler ki ilmî zirveye ulaşır. Sözü şuraya getirmek istiyorum. Hamit Hoca Efendi Şam-ı Şerifte, Bahaüddin Hâki Hazretlerine gidipte geri döndüğünde (bunlar daha evvel anlatıldı )ve İhramcızâde ile karşılaştığında İhramcızâde Şah beytini okurken Hamit hocaya hitaben ne demiş bilir misiniz?

“-Bunca ilmi fazliyle bilmez misin Nuri Basar,  ilmî fazl bir Mürşid-i kâmil ki, o kişiye ilmî fazl’dan söz ederse, o ilim nasıl bir ilim, o fazıl nasıl bir fazl olmalı ki bu ilmî ve fazlı ölçebiliriz?”

Yine İhramcızâde’nin bir sözü var.

“-Biz bu Hoca Efendi’nin elini öperiz. Amma bize elini öptürmez. Çünki o benim Şeyhimin Şeyhini tanıyor. Ben Şeyhimin Şeyhini görmedim tanımıyorum.”

Bundan şunu anlayalım; bunca ilmî ve fazl ile kaç tane şeyhe intisab etmiş, o kadar hüner sahibi ki en tehlikeli dönemlerde göçü ile Arabistan’a gidiyor ve geri Türkiye’ye dönüyor. Hatta orada bir de damadı var.

Bunca ilmî fazl ile ömründe ne bir imamlık, ne de müezzinlik, ne hatim hocalığı, ne de ders hocalığı yapmamıştır. Şimdikilere ne oluyor acaba? Bunun vasıflarını yazmaya benim gücüm yetmiyor. Buraya kadar yazdıklarımı ne için yazdım farkında mısınız acaba? İnşallahu Teâlâ farkında olursunuz. Şu kadarını anlatabilirim, onun değer verdiği bir âlim vardı ve onun hakkında

“-Şeriatta da, tarikatta da meselelerinizi Ali Osman Hoca Efendiye sorun, ondan öğrenin. O âlimdir haaa !”

Demişti. Peki, şimdi bunu tanıyabildik mi? Ya bunun seçtiği Şeyh? Acaba isabetli mi değil mi? Meselenin özü burada, isabetli diyenler çoğalıyor Elhamdülillâh. 1969’dan sonra bazıları ayrılmış, yazık oldu, eriyip gittiler. Gelelim şimdi bu günkü hâle. O mübarek zâtın intisab ettiği Şeyh Efendi Seyyid-i Şerif olan zâtta şüphe var mı? Hâşâ elbette ki yok. Mademki yok, onun gösterdiği işaret tamdır. Ve tayin ettiği kimse mürşid-i kâmildir ve mürşidimizdir.

Altın halkanın bize kadar ulaşan otuz sekizinci kutbu… Emaneti ömrü boyunca yüzlerce kilometre yol aşıp her defasında ulaştığı Sivas ülkesinden, Hafız Hakkı Ürgubi Hazretleri’nden aldı. Kendisi ehli kerâmet ve ehli kâmil olarak sadece ihvan içinde değil bölge halkı tarafından da bu şekilde tanınıyor, biliniyordu.

Tarikat kendisine emanet edilince en nazik ve dar geçitlerinden geçmekte idi. Bu geçiş bazı kendini bilmez insanların, onun tabiri ile “tarikat eşkıyalığı” yapması sonucunda daha fazla daralmıştı fakat kendisi de aynı zamanda yetiştiği ve feyz aldığı o büyük pınarın himmeti ile bu konulara hızla çare bulabilecek, muhteşem bir karaktere sahipti.

Her yönüyle tam donanımlı “Şah efendimiz” olarak nitelendirdiği Şah-ı Nakşibend Hazretleri’’nin emanet takipçisi ve altın halkanın taşıyıcı müdekkikan’ı olarak harikulade bir ahlaka ve ilme sahipti.

Bir hatıra…

Kendisi ile bir sahra sohbeti sırasında özet olarak konuşabilme fırsatı bulmuş idik.

“- Cimri ve cömert kimdir efendim?”

Diye sorduğumuzda şöyle cevap vermişti:

“- Merhum Tarakçı Hamit Hoca Efendi bir defasında itikadı bozuk bir adamı muhabbetle, iyice kucaklamıştı. Yanındaki hoca kendisine hitaben:

“- Hocam bu adamı kucakladın ama bu adamın akidesi bozuk !” Tarakçı Hamit Hoca Efendi müthiş bir cevapla şöyle mukabele etti:

“- Bu adam cennetliktir!”

Hepimiz bu olaya şaşırmış ama ses etmemiştik. Tarakçı Hamit Hoca Efendi benim susmama şaşırmış;

“- Niye sormuyorsun benim böyle dediğime?”

Diyince:

“- Hocam ne diyeyim sen cennetlik dedin !”

“- Ulan bu adam cömerttir! Cömert mutlaka cennettedir. Allah’ın ahlakı ile ahlaklanıyor çünkü. Bu cömertlik onu sonunda yola getirecektir.”

Dedi. Tarakçı Hamit Hoca Efendi birkaç sene sonra vefat etti. Ben bu adamı takip etmeye devam ettim. Hakikaten Tarakçı Hamit Hoca Efendi’nin vefatından sonra bu adam her yönü ile islamı kabul etti ve o şekilde vefat etti.

Bahil kimse cennete giremez girse bile cennetin alt tabakalarında olacak demek doru değildir. Çünkü Rasulullah (sav);” cimri cennete giremeyecek”, diyor buna ekleme yapmıyor. Cimri cennet yüzü göremez.

Musa a.s Sina dağına giderken yolda bir sarhoş görüyor adamın sallandığını görünce:

“- Cehennemdeki yerini hazırla !”

Deyiveriyor. Hemen Allah Cebrail ile peygamberini uyarıyor:

“-O adam cömerttir o yüzden çenetliktir !”

İşte böyle bir ilme ve irfan derinliğine sahip muhteşem bir ahlakın parıldayan nurunun ve altın halka emanetinin temsilcisi, taşıyıcısı, yayıcısı merhum Hafız Muhammed Özcan Efendi Hazretleri…

Kendisinin yakın alakalılarından müftü Mustafa Bey… O kadar çok yakın ve ışığın merkezinde ki bir sahra sohbetinde mürşidinden müsaade alarak ve yine o ışığın devamında afiyette olsunlar için şöyle duâ ediyor:

“-Efendiler! İçimden bir duâ geldi. Kabul ederseniz “amin”dersiniz, etmezseniz mal benim!

İstiyorum ki hep Efendi konuşşun! Yalnız duam şu: Allah bu bayram ziyaretinin, Zilhicce Ayı’nın yüzü suyu hürmetine efendimize elli yaşının sağlığını geri versin! Yüz kırk yaşındaki peygamberlere çocuk veren Allah, Efendimizede elli yaşının sağlığını verir inşallah! Sonra da hep Efendi konuşşun dinleyelim!

Her kütüğün başına karınca toplanmaz! Bu çok büyük bir kütük! Allah Efendiyi başımızdan almasın! Bu karıncaları da o kütüğün başından almasın! Âmin !”

İşte böylesine yakın ve yangın Müridleri ışığın kaynağına… Hele bir çavuşu var idi(Allah uzun ömürler ihsan etsin)ki adı Bekir … Onun için:

“-Allah her peygambere ve sevdiği kuluna bir Bekir hediye edermiş, bu da bizim Bekir !”diye kendisine inceden inceye duâ ederdi.

Kendisi çok celalli ve Ömer sıfatlı olduğu için yanlarına çok yaklaşamaz, hâllerine vakıf olamazdık. Lakin bütün bu disiplinli görünüşünün altında –halkanın diğer mürşidlerinde de olduğu gibi- büyük bir merhamet ve şefkat dolu yüreği vardı.

Müridana ders ve sohbet hususunda çok sertti. Fahirettin Hoca Efendiyi anmak için toplandığımız bir Çarşamba-Kızılot sahrasında sohbeti keserek uzun süre Müridleri seyretmiş sonra da celallenerek:

“-Evet, bazı yerlerde ders ve hatim hocamız yok! Bu yüzden mahremi olan kadınların; kocası, amcası, kardeşi, dayısı, oğlu dersini değişecek! Kadınlar ders değişecek! On senedir dersini değişmemiş kadın olmaz! Muzaffer Hoca dersini değişmiş, bir daha ders değiştireni olmamış, böyle şey olmaz!”diye adeta kükremişti.

Sahrada adeta üzerlerine hücum eden rahmet-i ilahinin sahra çadırı dışında her yeri ıslattığını gören canlı şahitler hâlâ aramızdalar.

Büyük insan, büyük mürşid-i kâmil, büyük veli… Halkanın tamamlayıcısı. Pençesine düştüğü diyabet hastalığı kendisini gün gün bizden uzaklaştırırken, üzüntümüzü yüzümüzden okur;

“-Ayrılık yok! Biriz, beraberiz! Burada sizi nasıl bıraktıysak orada öyle karşılayacağız! “Sizden hiçbiriniz mahşer sahrasında kalmayıncaya dek sıratı geçmeyeceğiz!” derdi merhum İhramcızade İsmail Hakkı Toprak Hazretleri, biz de o sözün üzerindeyiz. Dersinizi bırakmayın. Sohbetlere devam edin. Hocalarımızı dinleyin. Onlar bizim dilimizle konuşuyor “ diyerek dervişlere soğukluk verirdi.

 Uzun yıllar boyu kendisi ile yaşamış, ona yarenlik etmiş olan büyük halifeleri onun celal sıfatının önde olduğuna dikkat çeker, huzurunda dil ve kalplerimize sahip olmamızı özellikle salık verirlerdi. Mübarek insan en ufak bir disiplinsiz harekete, adaba mugayir olan bir davranışa, tarikat düşünce ve ilim ufkuna sığmayacak söze ve fikre çok celallenir, hemen düzeltirdi.

 Yer yine Çarşamba…  Kaşıkçı namı ile maruf Mehmet Amcamızın vekalesinde sahra için toplanılmış uzaktan gelenlerden sağlıklı haberleri ve mesafeleri hususunda hatim hocaları ile sürekli irtibat hâlinde…  Bir kafile çok geri kalmış ve Efendi de merak hat safhada…  Sahra başlıyor ve ancak uzun bir süre sonra sohbete katılabiliyorlar. Kafilenin hatim hocası sualde:

“- Nerede kaldınız?”

— Efendim! Abdest tazelemek için içimizdeki yaşlılar sebebiyle yakın bir yerde uzun bir süre duraklamak zorunda kaldık. O sırada baktık ki yakındaki bir bahçenin içinde çok güzel kirazlar var. Sahibini soruşturduk, olmadığını söylediler. Biz de yediğimiz kadar kirazın karşılığını abdesthane görevlisine vererek, sahibine ulaştırmasını tembih edip hızla yola koyulduk.”

Hatim hocası burada helâlden ödün vermediklerini, sahipsiz de olsa kullanılan bir malın karşılığını verdilerini dolayısıyla incelik ve hassasiyetlerinin ne kadar üst seviyede olduğuna dikkat çekmek isterken hiç ummadığı bir şekilde Hafız Muhammed Özcan Efendi Hazretleri’nden şöyle bir azar işitir.

“- Mübarek adam sen bilmez misin “en nezaretü minen nar ”? (beklemek ateştendir.) bu kadar insan sizi bu sohbet yerinde bekliyor, siz de kiraz yemekle meşgulsünüz öyle mi? Allah size nerhamet etsin!”

Vekalelelere çok özen gösterir oraların bakım yapım ve onarımı için müridanı çok teşvik eder, her sahrada muhakkak bu konu üzerinde ya kendisi konuşur ya da o çok sevdiği yakın halifelerinden birine anlattırırdı. Bu hususta sürekli tekrar ettiği şu hatırasını artık Fatiha suresi gibi hafızamıza almıştık:

“- Vekale evlerimizin vekilidir. Herkes vekaleye yardım edecek! Her zaman söylerim, Allah sizlerden razı olsun! Allah’a şükür oturacak evlerimiz var, rahat oturuyoruz. Ancak Terme’de vaktiyle vekale yoktu. Çok sonradan ufak bir vekale yaptık. Ali Osman hoca efendi geldi, sobayı yaktık. Kış günü idi. Hemen vekale ısındı. Isınınca hoca efendi bana döndü elini uzattı ve:

—Kibriti ver bana! Dedi.

Bende kendisine tazim ile kibriti uzattım. Sonra elindeki kibriti kaldırarak buyurdu ki:

— Bu vekalelere bir kibrit almak, dağın başında cemaatsiz bir cami yapmaktan evladır!

Evet! Zikir meclisinin sobası yanıyor, ısınıyorsunuz, hatim okuyorsunuz.”

Yeryüzünün ayakta kalması iki şeye bağlıdır: biri zekât diğeri zikir  ! Bu iki müessese oldukça yeryüzü batmayacak.”

 Aşar da zekâttır. Malın zekâtıdır. Mahsulü Allah bol vermiş onda birini vermelisiniz. Burası vekaledir, şimdi evimizdir, rahatça oturuyoruz. İnşallah herkes vekalesini yapar. Allah vekaleleriniz hususunda sizin yardımcınız olsun!”

Cemaati kendisine sarsılmaz bir inançla ve Kur’an’ın tabiri ile “aralarına demirden harçlar dökülmüş taştan duvarlar gibi ” bağlı idi.  Öyle çok severlerdi ki Hafız Muhammed Özcan Efendi Hazretleri’’ni onu görmek bile gözyaşı pınarlarının sel olması için yeterli idi. Muhyiddin Arabî Hazretleri buyuruyor ki:

“- Bazı velilere sıkı bir riyazetten sonra âlemin zuhurundaki sırlar gösterilir…  Bu sırra erişmiş velilerden birisi bir sahra sohbetinde cemaate şöyle sesleniyordu:

“- Muhteremler! Allah’a şükürler olsun bu gün yine sahra yapıyoruz. Allah büyüklerimizin ruhlarını şad etsin. Büyüklerimiz konuşmamızı emrediyor ancak konuşmak için de hâl lazım! Hâl’imiz yok! Ne ile konuşacağız? Bu yol “kâl” değil “hâl” yoludur. Cenab-ı Allah bizi hâl ile hâllenip yaşamayı nasip etsin.

 Derviş öyle hâllenirmiş ki, ağaçlar, kuşlar, gören gözler hep ona âşık olurmuş. Ağaçlar:

“— Şu mübarek benim yanımdan geçse” dermiş.

Merhum Tarakçı Hamit Hoca Efendi bir yerden gelirken, yolu bırakmış ormana girmiş. Yanındaki talebeleri:

“- Hocam niçin yolu bıraktınız?” dediklerinde,

— Şu karşı ki ağaçlar çağırdı. “Yıllar var ki orman içinde bir mübarek yüz görüp selamını alamadık. Çok içerlerde olduğumuz için hasret kaldık Allah’ın mübarek kullarına. Şöyle yanımızdan geç de mübarek yüzünü bir görelim.” Dediler ben de o yüzden yolu bıraktım! Buyurmuş”

Efendi de derin bir sukut ve müridi, dostu, evliyası, halifesine karşı onaylı bir tebessüm.

Derlerdi ki;

“-Umre haccından gelen bir dervişle efendisini ziyaretten gelen bir derviş karşılaşırlar. Umreden gelen;

“-Sevapları değişelim”,diyor hemen hatiften bir ses geliyor:

“- Sakın değişme! Galip sensin! Görüyor musunuz Efendiyi ziyarette ne kadar büyük sevap var!”

Yine derlerdi ki:

“- Nefer olmak çok zor iş. Eğer sana bir şey emredilirse sakın yan çizme! Elinden geldiği kadar “ baş üstüne” de, oraya devam et.

Bu tarikattır, bu işler kendi kendine olmaz! Yapmıyorum diyenler, alıp da yapmayanlar perişan oldu! Masrafı olursa da o masraf çıkar, geri durmayın!

Çamlıbel dağlarında İbrahim Bey’ in arabası gitmiyor.  Ahmet ağa   yeni araba almış ondayız. Kar çok, zincir de yok! Arkadaş, dayanıyoruz, biraz gidiyoruz, araba badanaj yapıyor. Kar belde…  Akıl işi değil bu! Şimdi düşünüyoruz, bak, kimse kalmadı! Allah göçenlere rahmet etsin!

Efendiyi ziyaret gibi bir şey yok! Tarakçı Hamit Hoca Efendi Kırklareli’nde asker olan Tokatlı Hafız Muhammed Özcan Efendi Hazretleri Nuri Sayın’ı ziyarete gidiyor. Tarakçı Hamit Hoca Efendi’yi nizamiyeden içeriye almıyorlar. Bir süre sonra ziyaretine gittiği asker çağırılıyor ve geliyor. Tarakçı Hamit Hoca Efendi’yi görür görmez ayaklarına kapanıyor. Tarakçı Hamit Hoca Efendi:

“- Hayır! El öptün, tamam! Ayağa kapanmak yok! Asker diyor ki:

“- Ne yapayım ben size! Benim için ta buralara kadar geldiniz!

— Ne yapacaksın? Yüz yüze baktık, Allah rızası için geldik, görüştük. Daha ne olsun! Der Tarakçı Hamit Hoca Efendi.

Tatlı olur böyle görüşmeler. Merhum İhramcızade İsmail Hakkı Toprak Hazretleri’ buyurdu ki:

“- İki kişi karşılaşınca, önce ziyarete sebep olanı Allah affediyor sonra da ziyaret edeni… ”

Ulaşım ve haberleşme zamanla daha da çok yerleşecek. Birisi hasta olduğunda diğeri cemaate hemen haber versin. Cemaatin haberi olmuyor! Bu çok önemli! Cenazelerde, hastalıklarda, yardımlaşmak gerekiyor. Bunun için birini görevlendirin.”

Cömertliğe, yiğitliğe, civanmertliğe çok kıymet verirdi. Kendisi de olabildiğince cömert, eli açık, âli cenab, bir mürşid-i kâmil idi. Fırsat buldukça bu sıfatlarını alabildiğince engin sergilerlerdi. 

Huzur sohbetlerinde cömertlik hususuna değinildiğinde çok memnun olur, o celalli tebessümünü bu hususta konuşan hoca efendiden esirgemezdi.

Kendisinin vefatından sonra yakın halifelerinden ve altın halkanın en yakın hizmetçilerinden bir olan hoca efendilerimizden bizlere onun çok hoşlanarak anlattığı şu “ cömertliği gözetlemek” sıralı hikâyelerini şöylece rivayet etmişti;

“-  Merhum Hafız Muhammed Özcan Efendi Hazretleri’nin manevi huzurundayız. Uzaklardan yakınlardan geldik, toplandık. Allah rızasına muvafık kılsın. Elde edilecek mesubatın en azamisini versin. (âmin)

İnsan dünyaya azık toplamak için geldi. Kendimizi göstermeye, Allah’ı razı etmeye gönderildik. Yaptığımız işler çok akıllı işler değil. Amma çok akıllı olanların da yaptıkları işleri görüyoruz. Çok akıllı olmak da gerekmiyor.

Bu hizmet kıyamete kadar devam edecek. Kıyamet koptuğu andaki mürşid-i kâmilimiz de hafız olacak. Bunu defalarca merhum Hafız Muhammed Özcan Efendi Hazretleri’nden dinlemiştik. Bunda şüphe yokken biz şimdi ne yapabiliriz noktasındayız. Biz yokken de bu tarikat vardı, bizden sonra da var olmaya devam edecek. Allah bu yükünü taşıttırır. Bu yükü bize taşıttırıyorsa bize ne mutlu! Bu iş yürüyecektir.  Bizim gayretimiz buradan alacağımız ecirdir.

Tarikatımızda şöyle bir adab vardır; “ihvan kardeşini şeyhi mesabesinde görmeyen bu tarikatta yol alamaz”. Onun için ben merkezli değil, “ biz” merkezli olalım.

Bir hikâye;

Bir şeyhin tekkesinde otuz derviş varmış.  Bir yemek gelmiş. Ancak sadece iki kişiye yetecek kadar bir yemek…  Dervişler ışığı söndürmüşler ki yemeği yiyenler görünmesin…  Işık açılınca bir de bakmışlar ki bir lokma yemek yenmemiş, herkes kardeşim yesin demiş. İşte bu sahabe ahlakıdır.

Peygamberimiz (sav) zamanında bir koyun kellesinin bütün evleri dolaşıp geri ilk çıktığı yere dönmesinin anlatıldığı hadis  meşhurdur.

Büyüklerimizden biri bir yemeğe davet edilmiş. Misafir olarak sofraya oturunca adamlar yemeğe öyle saldırmışlar ki, misafirden de açlar…  O da geri çekilmiş ve adamların karnını doyurmasını beklemiş. Evine dönünce yemek yaptırmış ve ancak o zaman karnını doyurmuş.

Samiri buzağıyı yapıp Hazreti Musa (a.s.)’da bu durumu görünce onu öldürmeye yeltenmiş. Allah şöyle buyurmuş Hazreti Musa (a.s.)’a:

“- Samiri’yi öldürme! O cömerttir!”

Yine Yahudiler ile yapılan bir gazadan sonra esirler Medine-i Münevvere’ye getirilip kılıçtan geçirilirken; Peygamberimiz (sav) içlerinden birisini ayırmalarını işaret etmiş. Hazreti Ali(r.a.) bu işe şaşırmış ve Peygamberimiz (sav)’e sormuş:

“- Ya Rasullallah! Şuç bir, ceza bir, din bir, kitap bir. Onu niçin ayırdınız?

— Ya Ali! Cebrail geldi, “Allah, onu öldürmesin çünkü o cömerttir. Cömertler Allah’ın dostudur!” buyurdu dedi, ben de bıraktım.”

Öşür ve zekât veren biri hakkında Ali Osman Hoca Efendi, merhum Hafız Muhammed Özcan Efendi Hazretleri’ne;

— Bu adam cimridir! Diyince merhum Hafız Muhammed Özcan Efendi Hazretleri;

—Aman efendim! O adam zekâtını, öşürünü verir! Diye mukabelede bulunuyor. Bunun üzerine Ali Osman Hoca Efendi şu keskin tarikat adabını dile getiriyor:

“- Sen hiç o adamı ihvana bir tabak yemek yedirir iken gördün mü?…”

Bir gün Ramıteni Efendimiz Hazretleri tekkede banyo yapacak içeri giriyor, hizmetlisi de kapıya bir kova sıcak suyu bırakıyor. Efendi Hazretleri kovayı içeri alıyor ama bakıyor ki su, dökülemeyecek kadar sıcak. Efendisine yeni mürid olmuş bir genç de belki ihtiyacı olur diye bir kova soğuk suyu kapının önüne bırakıp, öksürerek çekiliyor. Efendi Hazretleri bu iki suyu birbirine karıştırıp güzelce banyosunu yapıyor. Dışarı çıkınca;

“- Kim idi o suyu getiren? Diye soruyor, o talebesi utanıyor yanlış bir iş yaptım zannederek, sıkılgan bir hâlde kendisi olduğunu fısıldıyor. Efendi Hazretleri kendisine şöyle mukabelede bulunuyor:

“- Evlat, öyle bir iş yaptın ki, kırk yıllık ihvanı ileri geçtin.”

Bu yüzden Cömertliği gözetlemek lazımdır.”

Hoca Ubeydullah Taşkendi Hazretleri şöyle buyuruyor:

“- Tevhid ibadette, teni şehvetlerden kullukta da gönlü boş fikirlerden kurtarmaktır. Yoksa Allah birdir ve onu bir olarak idrak edebilmek muhâldir.  ”

Bu söz öyle bir mânâ ve hikmet ifade ediyor ki bizlere sürekli derslerimizi yapmak, rabıtalarımızı tamamlamak hususunda edilen tavsiye ve öğütler bu sözle derin bir anlam kazanıyor. “onu idrak edebilmek… “  Altın halkanın tamamlayıcısı ve bir sonraki emanetçisine, erdiricisi merhum Hafız Muhammed Özcan Efendi Hazretleri’nin şu aşağıdaki sahra sohbetindeki sözleri bu mânâyı tefsir kabilindendir. Burada da ayrıca “ sözlerin büyüğü büyüklerin sözleridir” kelam-ı kibarı bir kere daha hakikat ışığını parlatıyor:

“- En büyük kerâmet yüz yüze görüşmektir. Ali Osman Hoca Efendi  “ El-mahbub kü’l-lel mahbub.” (insanlar birbirlerini seviyorsa birbirlerinin kusurlarını görmezler) derdi. Dışarı da Âdem(a.s.)’den beri salınmış bir şeytan var. Beşer şaşar içeride nefis var. Onunla başa çıkmak zor! Hazreti Âdem (a.s.)’ın melekler kırk gün çamurunu yoğurdular, Cebrail başlarında târif ediyor. Hazreti Âdem (a.s.)’in boğazına kadar cesedini yapmışlar. Şeytan karnına girmek için hamle yaptığında;

“- Gelme! Ben buradayım! Diye içerden sesleniyor nefis… 

Ali Osman Hoca Efendi hastalanmış, durumu ağır! Rıza arıyor;

“- on sekiz sene talebe okuttum. Beş yüz tane müftü olacak talebem var! Diyince yanındakiler hocanın mırıldanmasını fırsat bilip sormuşlar;

— Hocam, nasılsınız?

— Ağlıyorum, hiçbir şey yapamadık, bom boş gideceğiz! Diye cevap veriyor. İnsanların olgunu da böyledir. Yokluğa giderler, büyüdükçe… “

İşte, kelime-i tevhidin, mutlak Bir’in anlaşılma ve kavranma noktası…  Daha ne denilebilir…

Merhum Hafız Muhammed Özcan Efendi Hazretleri ile yirmi yılı aşkın bir süre birlikte olmuş, dizi dibinde hem hakikatları dinlemiş ve hem de hakikatları anlatmış bir büyük ehlullah, tarikat okulu müderrislerinden…  Yolun meydana açılan büyük caddelerinden…  İfta makamından emekli…  Bakın o muhterem merhum Hafız Muhammed Özcan Efendi Hazretleri’ni nasıl anlatıyor:

“- Efendi (merhum Hafız Muhammed Özcan Efendi Hazretleri ) ilk defa Çarşamba da ders almış. Biz de burada ders aldık. Perşembenin gelmesi çarşambadan belli olur. Gölge olması için ağaç olması lazım. Gölge, ağacın varlığına işarettir.

Efendi şimdi üzerimizde ki çadırı işaret etti de ben de dedim ki;

— Bu çadırın gölgesi cennet ağaçlarının gölgesine benziyor. Cennet çadırı olmasa bu çadır bu gölgeler ortaya çıkmaz. Bu gün bizim burada oluşumuz, cennette de bu gölgelerin altında oturup sohbet edeceğimizin müjdesidir inşallah. Bu gün biz buraya nasip olduk, inşallah cennette de bu çadırların altında eksiksizce otururuz. Bütün meşayıh ile başta Efendimiz( Hafız Muhammed Özcan Efendi Hazretleri ) olmak üzere orada olalım, inşallah.

Bütün gayretimiz orada da mürşid-i kâmilimizin etrafında toplanmak arzusudur. Şu sohbeti yapanlardan Allah razı olsun!

Ol söyleyeni dinle,

Ol söyleteni anla,

Kabul kıl ânı canla,

Mevla görelim neyler,

Neylerse güzel eyler.

Bizi buraya mevlanın izni ile Efendimiz ( Hafız Muhammed Özcan Efendi Hazretleri ) toplamadı mı?  Şu devletli günümüz kutlu olsun, mutlu olsun, huzurlu olsun, evlerimize temizlenmiş bir hâlde dönelim inşallah. Kıyamet günü “ Allah için birbirlerini sevenler nerede? ” diye sorulacak. Bizler ter deryasına batmışız! O vakit gökten nurdan minderler indirilecek! Mahşer halkı bunlara bakacak ve imrenecekler. O zaman diyecekler ki; “ bunlar kimin için?” hatiften kendilerine şu cevap verilecek;

“- Bunlar, dünyada iken ne peygamber idiler, ne şu idiler, ne de bu idiler! Bunlar bir yerden bir yere yürüyerek ya da binitli, sırf Allah rızası için bir birlerinin yüzüne bakan, beraber oturup Allah’ı zikredenlerdir. Bu da onlara mükâfattır!” diye ilan edilecek.

 Dünya hayatı için bir kere şans veriliyor. Ve değerlendirmeler görevli melekler tarafından yapılıyor. Bunlar karşımıza çıkacak. Artık ebedi âleme gidiyoruz. Bu bize ya mükâfat olacak yahut mücazat…  Ya eşleri ile karşılıklı oturacakları bir cennet  ya da kan ile irin kuyuları… 

Kevser… Bir damla içen ebedi susamayacak!  Kıyamete kadar gelen insanların hepsi de bunlardan istifade edebilme şansı ile analarından doğacaklar! Vizesi; “la ilahe illallah”, şartı ise “iman”…  Eğitimimiz hep cenneti kazanmak için. Her şey cennette… 

İşte böyle bir insandı merhum Hafız Muhammed Özcan Efendi Hazretleri…  Şimdi onu bizden alan ecelin götürdüğü yerin giriş kapısında şunlar yazıyor:

Şah-ı Nakşibend Tarikatı Meşayıhından, Hadim-i Piran Hafız Muhammed Özcan, D.05.03.1931,Ö.08.09.2009. Ruhuna Fatiha…

39) HACI DURSUN AKBALIK (K.S.)

1944 yılında Ordu ilinin Aybastı ilçesinin Pelitözü köyünde dünyaya geldi. Babası Yusuf Efendi, Annesi Ayşe Hatundur. Veliler ordusunun son halkası ve o velilerin son serdarıdır. Mânâ da ve maddede kendinden önceki efendisi Hafız Muhammed Özcan Hazretlerine en çok benzeyendir. Kâinatın mazruf edilmiş sırrı kendisine efendisi ve yetiştiricisi merhum Hafız Muhammed Özcan tarafından emanet edilmiştir. Sırrı alıcı ve taşıyıcı mânâ serdarı…             

Hafız Muhammed Özcan Efendi Hazretleri’ nin elinde yetişti. Onun ilmi ve sohbetlerinde can buldu. Zahirde mürşit olmadan önce kendisi de üveysi olanlardandı. Kendisine bu hâl sorulduğunda bizlere şöyle anlatmıştı.

“- Bize emanet tevdi edildiğinde evde valide anneniz ile birlikte idik. Bu büyük yükün altında kaldığımız gece gücümüz sadece gözyaşlarımıza yetti ve sabaha kadar ağladık.”

Merhum Muhammed Özcan Hazretleri’ nin baş halifesi…  Bütün ömrünce elinden geldiği kadar efendisinin hizmetinde bulundu. Altın halkanın otuz dokuzuncu kutbu…  Merhum Muhammed Özcan Hazretleri’nin tabiri ile “Şeyhül Ekber”…

Babadan sülalesine “Cıddıoğulları” denilmekte. Ondan önceki nesep isimleri ise “Alikocaoğulları”…  Altın halkanın bu kutbunun rahminde taşıyıcısı ve yeryüzüne mültecisi olan anne nesebi ise “Kösemollaoğulları”…  Bu mübarek anne Fevzi Efendi namı ile bilinen mübarek bir insanın kızı…  Mübarek validelerinin dokuz evladından ikincisi.

Altın halkanın bu son kutbu muhterem Hacı Dursun Akbalık Efendi Hazretleri ilk tahsilini Pelitözü mektebinde 1955–1956 yılında tamamlar. Daha sonra ışığın parlatıcısı ve bir noktada toplayıcısı vasfıda bulunan Fevzi hoca efendi de Kur’an ve Arapça derslerini talim eder. Kış günleri bu medresede dört beş yıl boyunca talim edilen dersler nihayet hitam bulur.

Bu yolun en büyük meydan ağızlarından biri olan ve son yüzyılın dervişlerine Sivas-ı Şerif’i Mekke-Medine yapan İsmail Hakkı Toprak Hazretleri ile tanışması da bu talimin hemen akabinde… Kendisi ile bizzat görüşemese bile halifelerinden ders almış ve dersini ikmal etmiş.

1964 yılında askerlik vazifesini yerine getirir. Kısa süreli devam eden bu vazifesinin hemen ardından aynı köyden ve artık dervişanın “Feyizözü” olarak isimlendirdiği beldeden Mehmet kızı Fatma hanımla dünya evine girer. Bu izdivaçtan Ali, Mehmet, Nuray, Rukiye isimli dört evladı dünyaya gelir. Hâlen hayatta olan bu dört evlat evli ve kemal-i hayattardırlar. Sivaslı pirimiz merhum Hafız Hakkı Ürgûbî Hazretleri’nin bir Karadeniz sahrasında Pelitözü taraflarına doğru uzun süre bakıp tıpkı Muhammed Baba Semmasi Hazretleri’nin, Şah-ı Nakşibend Hazretleri Efendimize:

“-Bu evden yolumuza rehber olacak bir büyüğün kokusu geliyor. Yakında bu ev Kasr-ı Ârifân olacak!” dediği misal gülümseyerek Sivas’a dönen merhum Hafız Hakkı Ürgubi Efendimizin bizlere müjdesi olan bu zât 1966 yılında Niksar da Şahinli köyünde peygamberlik mesleği olan imamlık vazifesine başlar. Bu beldede vazifesi bir yıl sürer daha sonra muhtelif yerlerde kış aylarında imamlık yaparak gelecek nesli yetiştirmek adına çocuk okutur.

1969 yılında Erzincan’ın Refahiye ilçesinde kadroya geçmek için imtihana girer ve kazanır. Lakin kendisine göre;

“-Çok uzak memleket!”

Diye, bizim ise bu gün anladığımız altın halkanın son kutbunun yetişmesi ve irşad ışığının yayılması için uzaklığın bahane edildiği bir geri dönüş ile bu olay sonrasında 1971 yılında İstanbul’da Köy Hizmetleri’ne başlar.

Kendisinin ilk hac yolculuğu 1988 yılında ailesi ile birlikte kara yolu ile gerçekleşir. Bu kutsal yolculuğu hakkında uzun ve maruf bir bilgiye kendisi vermediği için sahip değiliz ancak ve elbette ki emanetin sahibi gaye insan ufuk peygamber hazreti Resul (sav)’n huzurunda yaşadıkları ve kendisine gösterilenler olsa gerektir (Allah’-u ‘âlem bi muradihi)

Daha sonra 1987 yılında ikamet etmekte olduğu Esenyurt mahâllesinde yapımına başlanan Hazreti Ebu Bekir Camii derneğini kurar. 2007 yılına kadar bu vazifeyi sürdürür.

1990 yılında bir nalbur dükkânı açarak çalıştırmaya başlar. Bu serüven on yıl sürer. Bilahare ticareti oğullarına devrederek, bırakır.

Altın halkanın erdiricisi ve esrarlı odanın sahibi ile tanışması 1962 yılında Sivas’ı ziyareti ile gerçekleşir. Merhum İhramcızade İsmail Hakkı Toprak Hazretleri’ ni ziyaret edip, ellerinden öper ve ışığın merkezini en yakından deruhte eder.

1966 yılında Tokat, Niksar, Şahinli köyünde imamlık yaparken Niksar’da ders hocası olan Ali Hafız’dan zikir derslerini alır böylece gıyaben de olsa merhum İhramcızade İsmail Hakkı Toprak Hazretleri’ ne intisab eder.

1969 yılında İhramcızade İsmail Hakkı Toprak Hazretleri Efendimizin vefatından sonra altın halkanın yeni ışık saçıcısı, erdiricisi ve esrarlı odanın yeni sahibi merhum Seyyid Hafız Hakkı Ürgûbi Hazretleri’ ne intisab ederler. 1987 yılında emekli olarak Köy Hizmetlerindeki vazifelerinden mezun olurlar. Ürgubi Hazretleri’ nin tabiri ile “zuhuratla göreve gelen” Hafız Muhammed Özcan Efendi Hazretleri’ nin vefatı ile kendilerine bu kutlu yolun erdiriciliği, mürşid-i kâmilliği vazifesi yüklenir. Kendilerinden dinleyelim:

“- Arkadaşlardan Bekir Efendi, İsmail Hoca, Yaşar Hafız ve Salı pazarından Cemal Hoca Efendi, Durmuş hoca efendi, Ordu’dan Fikri Efendi, Trabzon’dan Hamza Efendi, Reşadiye’den Mehmet hoca efendi, Saffet, Orhan efendiler Aybastıya gelerek Dursun Güç Efendinin evinde;

“-Bir buçuk yıl önceden merhum şeyhimiz bu görevi size tevdi buyurdular”

Diyerek,”görev size verildi” dediler.

O andan itibaren dünyanın bütün sorumluluğu boynumuza bindi. Her ne kadar itiraz ettiysek de olmadı. Ve bu yola hizmetkâr ve köle olarak, “el-emru fevka’l -edep” gereği –evvela Allah ın izni –Rasüllullah(s.a.v.)’ın emri, meşayıh-i kiramın himmeti, güzel eğitilmiş hocalarımızın ve ihvanımızın hüsnü-zannı ile görevi devraldım. Bu göreve layık olmayan fakat emir buyrulduğu için devam etmek zorunluluğumuz vech ile vazifedarız.

Allah bizleri ve bütün ihvanımızı enaniyyetten muhafaza eylesin” (âmin.)




Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.